Babamın izinde bir havuzun peşinde: Batı Avrupa

“Sizin hiç babanız öldü mü?

Benim bir kere öldü kör oldum

Yıkadılar aldılar götürdüler

Babamdan ummazdım bunu kör oldum

Siz hiç hamama gittiniz mi?

Ben gittim lambanın biri söndü

Gözümün biri söndü kör oldum

Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak

Şöylelemesine maviydi kör oldum

Taşlara gelince hamam taşlarına

Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi

Taşlarda yüzümün yarısını gördüm

Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü

Yüzümden ummazdım bunu kör oldum

Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?”

(Cemal Süreya)

Babasını çok erken yaşta kaybeden tüm çocuklar, babalarını yakınlarının hatırlayabildiği anılar kadar bilmeye mahkûmdur! Benim için de durum aşağı yukarı böyleydi. Bizimkiler onu coşkuyla anlatırken her defasında hayalimde canlandırmaya çalıştığım o kadar çok anı dinledim ki babam hakkında. Tüm anılarda başkahraman babamdı. Hatta kimi zaman, bazı hikayeleri biraz abarttıklarını da düşünürdüm ona olan sevgileri yüzünden.

Anlattıklarına göre; ailedeki en cesur, en bilgili, en kültürlü, en cömert, en merhametli, en duygusal kişi benim babamdı. Ben de hep onun gibi ‘okumuş yazmış’ biri olmayı, ufku geniş biri olarak Avrupa’da birçok ülke görmeyi ve bir de onun yürüdüğü yollardan geçmeyi hayal ettim daha çocuk yaşta.

Neredeyse tüm çocukluğum babamın hikayelerini dinleyerek ve fotoğraf albümlerine bakarak geçti diyebilirim. Çünkü, onu kaybettiğimde sadece 3,5 yaşındaydım, hayal meyal birkaç anı dışında onu pek hatırlamıyordum ne yazık ki. O yüzden anlatılan anılar ve fotoğraf albümleri çok değerliydi benim için. Siyah beyaz fotoğrafların yanı sıra, babamın Almanya’dan getirdiği polaroid kamera ile çekilen kare şeklindeki renkli fotoğraflara bakmaya doyamazdım.

Babam, Almanya Krefeld’de arkadaşlarıyla. (En sağda kırmızı gömlekli)

Hatta birinci yaşgünümde çekilen 8 milimetre bir kısa film şeridi bile vardı. Ancak makinesi olmadığı için ekranda izleyemezdik, fakat ışığa tuttuğumuz zaman kare kare görülebiliyordu. Babamı, annemi, diğer aile üyelerini, masanın üstündeki pastayı, mumların üflenmesinden sonra yapılan dansları, benim elimdeki portakalı dahi çıplak gözle görmek mümkündü… Yıllar sonra benzer bir sahneyi ‘Babam ve Oğlum’ filminde izlerken, annem ve ben salonda gözyaşlarına boğulmuştuk. Sonra o filmi dijitale aktarıp, 40. doğumgünümde sürpriz bir şekilde bütün aile üyelerine izletmiştim. Ancak, bu kez de annem artık yanımızda değildi…

Yaşım ilerledikçe babam hakkında yeni şeyler keşfetme isteği daha ağır basmaya başlamıştı. Babam hayat puzzle’ımda aradığım çok önemli bir parçaydı sanki. Ve içimdeki ses, o şimdi yanımda olamasa da onun boşluğunu dolduracak izleri takip etmem gerektiğini söylüyordu. Buna gerçekten çok ihtiyacım vardı. Artık ailemin anlattıklarının ötesinde yeni anılar keşfetmeliydim. Sadece ailemden değil, arkadaşlarının ağzından da dinlemek istiyordum onu.

Derken önce 2010 yılında bir gün annem babamın kendisine evlenmeden önce Almanya’dan yazdığı mektupları verdi bana. Toplamda 7 adet mektup ve 3 adet kartpostal. Hepsini soluksuz ve gözyaşları ile okudum. Annem, babamdan bana kalan en büyük mirası vermişti. İlk kez onu kendi kaleminden çıkan satırlardan keşfediyordum. Duygusallığımın nereden geldiğini de bu satırlarından net olarak görmüştüm. Bu mektuplara daha sonra tekrar değineceğim.

Babamın anneme gönderdiği bir kartpostal

Sonra bir film izledim ve babamın izlerini Almanya’da takip etmeye karar verdim. ‘Yaşamın Kıyısında’ çok farklı insanların hayatlarının bazı tesadüflerle nasıl kesiştiğini ve sonrasında birbirlerinin hayatlarına ve ölümlerine bir şekilde hem Türkiye’de hem de Almanya’da nasıl etki ettiklerini anlatan bir film. O yüzden yönetmen Fatih Akın’a da çok teşekkür ederim, çünkü bu film uzun zamandır yapmak istediğim bir şey için beni harekete geçirdi.

Takvim yaprakları 12 Temmuz 2011’i gösterirken, babamın ebediyete yürümesinin üzerinden tam 30 yıl geçmişti. 1981 yılında ani bir kalp krizi geçirip, bu hayattan göç ettiğinde henüz 41 yaşındaydı. Benim ise Teoman’ın şarkısında söylediği gibi “babamın öldüğü yaştayım” dememe 7 sene kalmıştı. Artık onun anılarını 16 yılını geçirdiği Krefeld kentinde de takip etmem gerektiğine karar verdim.

Bu yolculuk yeni yerler görmenin ötesinde, kıyısında dolaştığım halde bir türlü içine dalmaya cesaret edemediğim hayatı yeniden ve daha derinden anlamlandırmak için bana yol gösterecekti. Babam da mutlaka bana işaretler gönderecekti yol boyunca. Buna yürekten inanıyordum. İşte, bu yolculuğu ‘içsel bir yolculuk olarak adlandırmam ondandır biraz da…

Yolculuğa çıkmadan önce sadece şunu düşünüyordum: “Umarım bu yolculuk sonunda, mektuplarında verdiği adresi bulup yaşadığı evi görebilirim ve ardından takım elbisesi ile gülümseyerek poz verdiği o havuzu bulup, aynı yerde bir fotoğraf da ben çektirebilirim. Belki bazı eski arkadaşlarını bulur, onlardan birkaç anı da toplayabilirsem ne mutlu bana… Zaten bütün aradığımız ‘yaşamın kıyısında’ bir parça mutluluk değil mi?”

Bakalım onun gibi aynı ‘havuzun kıyısında’ poz verebilecek miyim?

Babam / Almanya – 1960’lar

İlk durak Bratislava

Daha henüz Ankara’da iken rotamı şöyle planladım; Bratislava, Viyana, Münih, Berlin, Köln, Düren ve sonunda babamın uzun yıllar yaşadığı ve çalıştığı kent Krefeld…

Eminim birçoğunuz neden yolculuğa Viyana üzerinden Bratislava ile başladığımı merak ediyordur. Aslında bunun iki nedeni var. Rasyonel neden şu: İki haftalık bir iznim vardı ve direkt Almanya’ya gitmek yerine; elimde fırsat varken Slovakya, Avusturya, Almanya ve Hollanda’yı kapsayan bir tur yapmak ve olabildiğince fazla şehir görmek istedim. İkinci neden ise daha duygusal sayılabilir. Annem 2010 yılında bir gün bana babamın kendisine 1973-1976 yılları arasında Krefeld’den gönderdiği aşk mektupları ve kartpostalları verdiğinde hayatımın en değerli hazinesini elimde tutuyordum artık. Bu mektuplar sayesinde babamı kendi yazdığı satırlardan daha iyi tanıma şansını yakalamıştım. Bu tarif edilmesi zor, muazzam bir şeydi benim için. Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektuplar gibiydi adeta babamın anneme yazdığı mektuplar…Hatta, Ahmed Arif’in Leyla Erbil’e yazdığı duygu yüklü mektuplar gibiydi…Biraz umutlu çokça umutsuz, biraz romantik çokça melankolik…

Babamdan anneme bir mektup
(6 Kasım 1974)

Seninle dolu olan ruhumun, kalbimin sesini çok arzu ettiğim hassas kulaklarına fısıltılar halinde duyurmak isterdim. Bu ancak “karanfiller” ve bu beyaz yapraklar üzerinde belirtmenin zorluğu ile karşı karşıya bulunmaktayım…Sadece senin için atan kalbimin sesini sana duyurabilmeme yardımcı olacağına inandığım için sana bu mektubu yazma cesaretini kendimde buldum. Çiçekçide mahzun mahzun duran “karanfiller” senin için koparıldıklarını anlayınca, aynı benim gibi onlar da birden bire mutluluğa ve heyecana kapılı verdiler. Sana bir an önce kavuşabilmek için gayret sarf ediyorlar. Ben de onları daha fazla üzmek istemediğim için sana yolluyorum. Onlar senin için. Sen de benim koklayabileceğim yegane çiçeğimsin. İlk defa böyle bir durum ile karşılaştığım için kendimi öyle mutlu hissediyorum ki sana bunu hiçbir zaman kağıt üzerinde, hiçbir zaman kağıt üzerinde belirtilemez. Beni böyle bir mutluluğa ve saadete sürüklediğin için sana teşekkür ederim. Sana her geçen gün daha da ısınıp, çılgınca sevmeye başlayıp, sana daha yaklaşıp, konuşup, birbirimize güvenimizin artacağını ümitle heyecanla beklerken heyecanım daha da artıp ıstıraplar kapsadı beni. Dün bütün gün seni üzgün görüşümden, seninle başka bir DÜNYADA, başka bir ALEMDE buluşsa, tanışsa idik eminim ki hiç üzülecek bir durum olmazdı. Öyle bir ALEMDE Kİ hiç fena fikirli insanların bulunmadığı bir DÜNYADA.

Ayrıca, babamın anneme olan ‘imkansız aşkı’ da beni ayrıca düşüncelere itmişti. Aralarındaki yaş farkı, kültürel farklılıklar ve onun Almanya’da yaşıyor olması o dönem için bu aşkı imkansız kılmıştı. Yeşilçam filmlerini aratmayan bir şekilde, balkonda birbirini görüp aşık olan bir çiftin önünde bir sürü engel vardı ama onlar hepsini aşmayı bilmişti. Bu ‘mutlu son’ hikayesinin belki de en büyük sebebi babamın müthiş sabrıydı. Düşünün ki sevdiğiniz kişiye üç yıl boyunca aralıksız mektup ve kart yazıyorsunuz, ancak ondan cevap olarak tek bir mektup dahi gelmiyor! (Annem babamı sevse de biraz da ailesinden çekindiği için yazamamış. Şimdi tuhaf geliyor ama o dönemin koşulları öyleymiş) Ancak babam hiç pes etmemiş ve sonunda Türkiye’ye dönme kararı alıp, aralarındaki 15 yaş farkına rağmen aileleri de ikna ederek annem ile bir araya gelmeyi başarmış.

Sana mektubumu elimde olmayarak geciktirdim. Kusura bakma. Daha doğrusunu söylemek lazımsa, senden cevap alamayacağım şüphesi nedeni ile yazamadım. Üstelik mektup yazma ihmalciliğim de var. Bu nedenlerle geciktirdim. Oysaki SANA her fırsatta mektup yazmak isterim, hiç şüphen olmasın. Senden uzak kaldıktan sonra bana derin bir hüzün çöktü. Hep seninle geçirdiğim kısa da olsa o tatlı günlerimi düşünüyorum. Düşündükçe de huzura kavuşmaya çalışıyorum. Fakat bu tahmin edersin imkansız bir şey. Seni her şeyinle karşımda hatta yanımda hissetmeye başladım. Bazen bu hislerimin doğru olmadığını görünce bedbaht oluyorum. Beni bu durumdan senden gelecek ufacık bir kartın kurtaracağını takdir edersin? Değil mi? Hayatım, seni istemeyerek üzüyorsam, tahmin edeceğin gibi istemeyerek oluyor, muhakkak ki. Bunda birazcık da suçu kendinde bulman gerekiyor. Beni dünyanın en güzel şeylerinden birinden mahrum bırakmaktan ileri geliyor. Bana göndereceğin ufacık bir kart bile beni dünyanın en mutlu insanı yapacağından hiç şüphen olmasın. İstersen kuşlarla bile haber gönderirsin bana. Temiz kalpliliğin ve büyüklerine olan saygın bunu önlüyor değil mi SEVGİLİM? Hâlbuki senin bir mektubuna bin tane cevap yazmaktan inan ki kaçınmazdım. Hep senin hayalinle yaşıyorum. Sadece seni mutlu edebilmek için uğraşıyorum…İlk defa sevdim, sadece seni seveceğim! Ümitlerim hala devam ediyor!!!“

O dönem benim için de buna benzer bir ‘imkansız aşk’ söz konusuydu. Babamın yazdığı mektuplardan birinde yer alan ‘bir kelime’, kafamda güçlü bir şimşek çakmasına neden oldu. Acaba bu sadece bir tesadüf müydü? Belki de babam 35 yıl öncesinden bana bir işaret veriyordu. O gün karar verdim, rotaya Bratislava’yı da dahil etmeye. Selvi Boylum Al Yazmalım filmindeki gibi ‘Sevgi neydi?’ sorusunun yanıtını almak üzere oraya gidecektim ve tam dört yıldır sevdiğim ve sabırla hatta biraz da inatla beklediğim kişiden cevabını almadan da dönmeyecektim.

2011 yılının 16 Ağustos günü İstanbul’dan kalkan uçağım Viyana Schwechat havaalanına öğle saatlerinde indi. Havalimanı ne gösterişli Viyana kadar etkileyici, ne de yeni ve modern bir havalimanı. Neyse ki Schengen vizem Finlandiya’dan alındığı için beni türlü türlü sorularla terletecek sert bakışlı görevlilerle karşılaşmadım.

Havalimanında çıktım ve beni hemen Tuna’nın öte yanındaki Slovakya’ya götürecek otobüsüme bindim. Güneşli ve güzel bir günde yemyeşil tarlalar ve iki katlı küçük sevimli evlerin arasından uzayıp giden dar bir yolda ilerliyordu kırmızı otobüs… En çok dikkat çeken de gelincikler gibi her yeri kaplayan dev rüzgar türbinleriydi… Hayatımda hiç bu kadar rüzgar türbinini bir arada görmemiştim doğrusu… O kadar çoktular ve büyüktüler ki insan kendisini Güliver’in Devler Ülkesi’nde sanıyor bir an…

İnternetten araştırma yaptıysam da şehiriçi otobüsleri öğrenecek kadar da yapmadım… Daha da kötüsü bir hostel / hotel de araştırmadım, nasıl olsa bulurum diyerek. Bakalım şansım her zamanki gibi yanımda olacak mı? Duraktaki ilk taksiye bindim hemen. Şoförüm tam bir ihtiyar delikanlı. Altın kolyeler, bıyıklar, bıçkın konuşmalar… Türk taksiciler gibi konuşmayı da seviyor abimiz. Türkiye’den geldiğimi duyunca başlıyor Alanya, Side ve Kemer anılarını anlatmaya. Gitmediği yer kalmamış güneyde! Geçen gelişimde tesadüfen önünden geçtiğimiz, fotoğraflarını çektiğim Backpackers Hostel’e geliyoruz muhabbetin ortasında.

İlk şoku bu güzel hostelde yaşıyorum, çünkü tüm odalar dolu! Yakınlardaki diğer iki hostel de dolu maalesef. Yol üstünde büyük ama eski olduğu her halinden belli olan Hostel Kiev’i görüyorum. O da dolu! Neyse ki resepsiyonist kız, akıcı İngilizcesi ile hiç üşenmeden detaylı olarak bana kale yakınlarındaki Svoradov Hostel’i tarif ediyor. Yaklaşık yarım saat yürüdükten sonra varıyorum. Kredi Yurtlar Kurumu yurtlarını çağrıştıran gri, soğuk ve eski bir bina.

Yol yorgunluğundan olsa gerek iki buçuk saat kadar bir öğle uykusu uyudum. Sonra üstümü değiştirip kendimi tarihi sokaklarıyla Eski Kent’e attım. Barrock Pub’ta Zlaty Bazant bira, üstüne de Slovakların ünlü içkisi Hruska’yı yuvarladım.

O gün Galanta’ya otobüs bileti almak için otogara doğru giderken, bir otobüs durağında tesadüfen Ingrid ile tanıştık. Otobüs biletimi nereden alacağımı gösterdi, hatta bana eşlik etti, sonra da yol tarifi yaptı. Daha önce tatil için İstanbul, Kapadokya ve Antalya’ya gelmiş. O günlerden ve Türkiye’den konuştuk ayaküstü. Yanımda hediye için getirdiğim Türk kahvesi paketlerinden birini çantamdan çıkarıp verdiğimde yaşadığı şaşkınlığı ve gözlerindeki mutluluğu görmeliydiniz.

Ben oralardayken internetten Türkiye’de otobüste şort giydiği için dayak yiyen kız haberini okumuştum, burada ise tam tersi şort giymeyeni dövüyorlar galiba! Kadın erkek herkes şortla geziyor sıcak havaların da etkisiyle. Gece 12 gibi hostele dönüp yattım ama gürültücü komşularım hem gecemi hem sabahımı zehir etti!

Ertesi gün, yani 17 Ağustos’ta uzun zamandır kafamı kurcalayan sorunun yanıtını açık bir şekilde aldım. Bu yanıtı almak için son dört yıla ek olarak Galanta yakınlarındaki küçük bir kasabada bir elma ağacının altında, elimde mektuplar, ağaç dallarına astığım küçük hediyeler olduğu halde üç saate yakın beklemem gerekti. Marmara Depremi’nin yıldönümünde ruhumda, kalbimde, beynimde bir depreme neden olsa da aldığım ‘sessiz cevap’ şuydu: Sevgi emekti!

Bratislava Kalesi ve sonrasında Tuna kenarındaki gezinti sonrası, hızlı bir öğle yemeği yedikten ve ardından Vienna Cafe’de dondurma ve pasta ziyafeti çektikten sonra hostele dönüp çantamı aldım. Şimdiye kadara o kadar seyahat yaptım ama hiç otobüs ya da uçak kaçırmadım. Ancak bu kez sadece iki dakika ile otobüsü kaçırdım. Hemen gişeye gittim, durumu açıkladım. Bir paraf ve kaşe ile cezasız bir şekilde bileti ertelediler!

Bratislava ve Tuna Nehri

Bratislava’yı merak edenler için daha önce yazdığım gezi yazımı da buraya bırakıyorum.

https://yurtgezer.com/2012/12/20/tunanin-kenarinda-sakin-bir-kent-bratislava/

Viyana: Balkonlara küs şehir!

Akşam saatlerinde Viyana Südtirolplatz’a vardım. Otobüsten yeni inmiş etrafa bakınırken, koştura koştura bir kadın geldi telaş içine. O kadar kişi arasından beni bulup ‘Türk müsün?’ diye sordu. Evet der demez ikinci soru geldi: ‘Bulgar’a giden otobüsler nerede?’ Hayda! En yanlış kişiye sordun teyzeciğim. 🙂

Biraz bekledikten sonra Viyana’da yaşayan Makedonya’dan kuzenim Barija, eşi Emir ve minik kızları Meliha ile buluştuk. Arabayla direkt eve geçtik, önce yemek, sonra sohbet muhabbet. Her şey çok güzel ama üst komşuda ev partisi var. Emir bir iki kez uyardı ama dakikalar geçti değişiklik yok. Son bir kez daha ikaz için kapıya çıktı Emir, ben de peşinden koştum. Kapıyı açan çocuk biraz çekindi, biz de Emir’i yatıştırdık. Derken polis geldi, kısa bir sorgu, arkasından sesler kesildi.

Bir sonraki gün kahvaltıdan sonra Barija ve Meliha ile birlikte kenti gezmeye çıktık. İlk fark ettiğim şu oldu: Bu kadar az balkonu olan bir şehir görmedim! Şehir merkezinde dolaşırken caddelerde ve parklarda o kadar çok Türkçe konuşan kişiye denk geldim ki şaşırmadım desem yalan olur. Viyana’da Türklerin yoğun olduğunu biliyordum ama bu kadarını beklemiyordum açıkçası. Neyse, Meliha ile atlıkarınca keyfi yaptıktan sonra yürüyerek ünlü Belvedere Sarayı’nı gezdik. Görkemli ve bakımlı bahçeleri, heybetli heykelleri ve göz alıcı binaları ile tipik bir Orta Avrupa yazlık sarayı.

Öğlen Emir’in arkadaşları ile çim sahada yaptığı futbol maçını izledik. Derken hava kararmaya başladı, biz de soluğu Old Bridge isimli Boşnak restoranında aldık. Duvarları Saraybosna ve Mostar köprülerinin siyah beyaz fotoğrafları süslüyor. Harika bir yemek ve sonrasında bakır cezve ile Türk kahvesi ikramı beni Bosna’ya ve Makedonya’ya alıp götürdü.

Yemekten sonra istasyona gidip Almanya için bilet rezervasyonlarını yaptırdım. Önce 89 Euro karşılığı Viyana-Münih bileti, sonra da 138 Euro karşılığında Münih-Berlin yataklı vagon biletimi rezerve ettim. Tren bileti fiyatlarını daha ucuz bekliyordum, bu haliyle Interrail ile Avrupa Turu yalan oldu! 🙂

Ertesi gün bizimkiler ve Emir’in arkadaşları ile birlikte Stad Wien / Ernst Happel Stadyumu’na gittik. Rapid Wien taraftarlarının maç heyecanı vardı. Biz stad önünde birkaç fotoğraf çektikten sonra, doğru spor kompleksi içinde yer alan yüzme havuzuna geçtik. Biraz yüzme biraz güneşlenme, biraz voleybol biraz dondurma derken akşamı bulduk. Sakin ve keyifli bir gün oldu benim için.

Kuzenler olunca Viyana’yı kafama göre gezemedim, onlara uymak durumunda kaldım. Daha çok aile ziyareti oldu, üstelik zamanım da kısıtlıydı. O yüzden bir daha görmek istediğim kentlerin başında geliyor Viyana.

Gece 12’ye doğru Viyana’dan kalkan trenim sabah 6 buçuk gibi Münih istasyonuna ulaştı. Gece trenleri size hem zaman kazandırır hem de otel parası vermek zorunda kalmazsınız. O yüzden gezginler genelde gece trenlerini tercih eder. İlk iş olarak sırt çantamı emanete bıraktım.

İstasyon kapısından çıkar çıkmaz sarhoş bir Alman serseri yanıma yaklaştı ve ‘Türk müsün?’ diye sordu. Anlamazlıktan gelerek hızla yanından uzaklaştım yanından. Klasik ‘turist oltalama’ taktikleri, eğer bir an tereddüt edip durursanız başınıza ekşirler ve şarap parası koparmadan sizi bırakmazlar. Yalnız ‘Türk müsün?’ sorusunu bu gezide bir hafta içinde ikinci kez duydum. 🙂

İstasyon şehir merkezinde sayılır, ana caddeler üzerinde rastgele yürüyorum. Sabahın körü olduğu için her yer kapalı, sokaklarda tek tük insan var. Derken Konigplatz’a vardım, Münih sandığımdan küçükmüş! Etrafta yüzlerce bisikletli işe yetişme telaşında. Münih bisiklet cenneti kentlerden biri bana göre.

Artık bir zamanlar babamın yaşadığı Almanya’dayım. Her geçen gün onun yaşadığı yere bir adım daha yaklaşıyorum ve onu ruhumda daha yakından duyumsuyorum. Kulağıma onun sevdiği parçalardan biri geliyor geliyor.

Kulaklarımda Tom Jones’un güçlü ve kadife sesi ile yürüyerek Marienplatz’a ulaştım. Burada Berlin’de Kültür Ateşi olarak görev yapan arkadaşım Gözde’nin tavsiyesi üzerine eski Belediye binası olan Rathaus’u gördüm. Binadaki müthiş ince işçilik ve heykelcikler göz kamaştırıcı gerçekten. Ardından da Saat kulesi, Peterskirche, Hofgarten derken öğleden sonra yolumu ünlü Englischer Garten’a düşürdüm.

Münih’te bir İngiliz bahçesi

Burası kentin tam ortasında yeşil bir orman adeta. Kanal kenarında canlı müzik eşliğinde keyif yapan gençler çoğunlukta. Akrobatik hareket yapanlar, bisikletliler, yüzenler, güneşlenenler, yürüyüş yapanlar ile gerçek bir huzur parkı burası. Şehir içindeki bir vaha adeta. Akşam saatleri yaklaştıkça işten çıkıp gelen insanlarla artan kalabalık akşam güneşinin tadını çıkartıyor. Hatta çıplak dolaşan birkaç kişiyi de gördüm sanki ama gözlerimi kaçırdığım için emin değilim. Bir süre Isar nehri kenarında yürüyüş yaptıktan sonra, bir büfede makarna, brezel (tuzlu simit) ve bira keyfi yaptım. October Fest döneminde buralarda olmayı hayal ettim bir an. Çok keyifli olmalı…

Englischer Garten – Münih

Akşama doğru hafif bir yaz yağmuru başlarken Münih’e veda ettim. Beni Berlin’e götürecek trenin yataklı bölümüne geçtim. Şanslıyım ki bu sefer kompartımanda benden başka kimse yok. Sabah uyandığımda göl kenarından küçük bir kasabadan geçiyorduk.

Berlin Hauptbahnhof’a yine sabah erken saatlerde vardı tren. Gözde ile ana kapı önünde kucaklaştık uzun yıllar sonra. Kendisi benim Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden arkadaşım. 1995 yılından beri tanışıyoruz. Hem İngilizce hazırlık sınıfında hem de sonrasındaki 4 yıl lisans döneminde aynı sınıfta okuduk. Aynı zamanda en yakın okul arkadaşlarımdan biri olan Ümit’in de eşi kendisi.

Berlin Berlin

Gözde’nin evinde birlikte hızlı bir kahvaltı yaptıktan sonra beni arabasıyla şehir merkezine bıraktı, kendisi de işe geçti. Berlin’de ilk durağım ünlü Parlamento binası Reichstag. Bu adı duyar duymaz ilk aklıma ünlü ‘Reichtag Yangını’ geldi.

Reichstag yangını 27 Şubat 1933’te Alman Parlamentosu Reichstag’da çıkan olaylı yangındır. Yangının tamamıyla Naziler tarafından çıkarıldığına inanılır. Bu büyük olayda bir Hollandalı komünist olan Marinus van der Lubbe günah keçisi ilan edilmiştir.

Adolf Hitler’in Reichstag yangınındaki asıl amacı belliydi. Bir bahane oluşturup müttefiklerin gücünü azaltmak. Yangının ardından Adolf Hitlerin bahanesi de artık hazırdı. Hitler, yangını üstlenenin komünist olmasını bahane ederek Reichstag’ın tüm komünist vekillerini tutuklattı ve aynı zamanda cumhurbaşkanı Hindenburg’dan da Nazi hükümet gücüne, Alman ırkına tehdit oluşturabileceğini düşündükleri insanları defnetme hükmünü vermesini istedi ve elde etti. Bunlara ek olarak cumhurbaşkanlığı, Nazi hükümetine, politik müttefiklerinin propaganda amaçlı serbest konuşma yapmalarını yasaklama hükmünü de verdi.

Tüm bu hükümleri alan Nazi Partisi ilk seçimlerde oyların %44’ünü alıp hedefine ulaşamamış olsa da ileriki seçimlerde başa gelmiş, Weimar Cumhuriyetini sonlandırmış ve Nazi Almanyası çağını başlatarak dünya tarihini baştan yazmıştır. (Kaynak: Wikipedia)

Şeffaf tavanı ile ünlü Parlamento binası gerçekten görkemli bir yapı. Birkaç fotoğraf çektikten sonra yürüme mesafesindeki Berlin’in sembollerinden Brandenburg kapısından geçerek yoluma devam ettim. Tiergarten’ın iki tarafı yemyeşil geniş yolunu takip ederek Sovyet Savaş Anıtı’na ulaştım. Sovyetler Birliği tarafından, Nisan ve Mayıs 1945’te Berlin Muharebesi sırasında ölen 80 bin Kızıl Ordu askerini anmak için inşa edilen anıtın etrafında eski Sovyet tanklarını görmek mümkün. Buradan sonra beş büyük bulvarın kesişim noktası olan bir ada üzerinde kurulu Berlin Zafer Sütununa ulaştım. Sütunun tepesindeki som altından yapılma Victoria Heykeli’ni izledim uzun uzun.

Sonrasında yakınlardaki Berlin Katedrali’nin (Berliner Dom) yolunu tuttum. Spree nehri kıyısındaki bu güzel katedrali izleyip, bir süre bir şeyler içip soluklanıyorum. Tam karşıdaki Humboldtbox fütüristik bir müze binası. Modern ve ilginç yapısı ile ilk bakışta göze çarpıyor. Alexanderplatz meydanına doğru yürürken karşınıza çıkacak Marx ve Engels Forum’a uğramalısınız. Ardından da Kırmızı Belediye Binası-Rotes Rathaus ve TV kulesini gördükten sonra, yine Berlin’e gelen turistlerin uğrak noktası Charlie Checkpoint’e geçtim. Burada Amerikan askeri üniforması giymiş kişiler ile ücret karşılığı fotoğraf çektirebilirsiniz. Ayrıca etrafta çok sayıda o dönemden kalan şapka, rozet, hediyelik eşya satan kişi görmek ve onlardan alışveriş yapmak mümkün. Mercedes’in bagajından kızıl yıldızlı kalpak çıkartan adam tam da kapitalizm & komünizm çelişkisini gözler önüne seriyordu.

Berlin çok kozmopolit ve güzel bir kent. Şehir konsept tasarım restoranları ile ünlü. Gözde de akşam yemeği için beni Berlin’in ilginç konsept restoranlarından birine götürüyor. Gittiğimiz mekanın konsepti de Çamaşırhane. Duvardan duvara asılı ipler üzerinde kurutulmaya bırakılmış çamaşırlar, çeşit çeşit deterjan kutuları ve eski çamaşır makineleri ile dekore edilmiş bu güzel mekanda güzel bir akşam yemeği yedik. Bol bol İletişim Fakültesi anılarımızdan, Gözde’nin Berlin’deki hayatından ve işlerinden, sonrasında da benim yolculuk planlarımdan konuşuyoruz.

Acaba babam da Berlin’e gelmiş miydi? Geldiyse ne zaman geldi? Nerelere gitti, neler yaptı? Aklımdan bu tür sorular çıkmıyor bir türlü.

Berlin’deki son günümde ise ilk olarak tekrar Bradenburg Kapısı’na gidiyorum. Burada bisikletleri ve küçük çocukları ile yolculuk yapan www.minikgezgin.com ekibine denk geldim. Sanırım bir Alman kanalı ile röportaj yapıyorlardı. Bir süre izledim ancak röportaj uzun sürdüğü için onlarla konuşup tanışma fırsatı bulamadım. Sonrasında onları internetten takip etmeye başladım. Size de mutlaka öneririm. Küçük çocukla yolculuk yapılmaz klişesini yerle bir eden cesur bir çift onlar. Ailece dünyayı geziyorlar. Berlin’deki yolculuklarının hikayesini ise sitelerinde şöyle anlatmışlar:

2011 yılının temmuz ve ağustos ayındaki turumuz Almanya’nın Frankfurt şehrinden başladı. Rhein nehrini takip ederek Fransa ( Strasburg ) ve İsviçre’ye ( Basel ) oradan, Tuna nehrini takip ederek Avusturya ( Viyana ) , Slovakya ( Bratislava ) , Macaristan ( Budapeşte ) ye ulaştık. Çek Cumhuriyeti ( Prag ) üzerinden Almanya ( Berlin ) da yolculuğumuzu bitirdik. 3486 km pedal çevirdik. Yolculuğumuz 54 gün sürdü. 17 kere çadırda kaldık.

Minik Gezgin röportajda

Mustafa Kemal Atatürk’ün de bir zamanlar konakladığı Hotel Adlon’u gördükten sonra, dünyaca ünlü Madame Tussauds Müzesi karşıladı beni. Ancak Berlin’dekini değil de Amsterdam’dakini görmek istediğim için pas geçtim. Sonrasında Gözde ve iş arkadaşı Deniz ile birlikte Schnitzelei Restoranda enfes şnitzel ve aperatiflerden oluşan leziz bir yemek eşliğinde Berlin üzerine konuştuk.

Oradan da yine Berlin denilince ilk akla gelen yere Berlin Duvarı’na geçtik ki burası bana Mehmet Ali Birand’ı hatırlattı. İşte şimdi ben de tüm dünyanın çok iyi bildiği, bizim de yıllarca televizyonlardan izlediğimiz bu tarihi noktadayım. Duvarlardaki rengarenk resimleri izliyorum pür dikkat. En çok da Rus lider Leonid Brejnev ile Doğu Alman lider Erich Honecker’in ‘Rus tarzı selamlaşması’ ilgi görüyor turistler arasında. Derken sağanak bir yağmur bastırıyor aniden, iliklerimize kadar ıslanıyoruz yine de neşemiz kaçmıyor.

Sırada Köln var

Ertesi gün Berlin’den Köln’e uçakla geçtim, hem daha hızlı hem de trene göre daha uygun fiyatlı oldu. Havalimanından şehir merkezine geldim. Artık babamın kenti Krefeld’den önceki son duraktayım. Heyecan katsayım giderek artıyor.

Dünyaca ünlü Köln Katedrali’nin önünde annemin Makedonya’dan kuzeni Behiye Abla ve oğlu Uğur Abi ile buluştuk. 1248 yılında yapımına başlanan katedralin tamamlanması 632 yıl sürmüş ve 1880 yılında hizmete açılmış. Gotik tarzdaki katedral kuşkusuz Avrupa’da beni en çok etkileyen yapılardan biridir. Diğerleri de Strasbourg’daki Notre Dame Katedrali ile Prag’daki Tyn Kilisesi idi. Katedralin içine girip inanılmaz incelikteki mimari detayları inceledikten sonra, Behiye Abla ile birlikte mum dikip dilek tutuyoruz. Benim dileğim belli: “Umarım o havuzu bulurum.”

Katedral etrafı oldukça hareketli, sokak müzisyenleri, performans yapan sanatçılar ortamı şenlendiriyor. Biraz dolaştıktan sonra katedralin hemen yakınlarındaki kentin ünlü cafelerinden biri olan 1855 yılında açılmış Cafe Reichard’a geçiyoruz. Burada tavsiye üzerine, cafenin ünlü kremalı çilekli pastasını tadıyorum. İzmir Alsancak’taki Sevinç Pastanesi’nin ‘pavlova’sı kadar lezzetli olmasa da taze ve hafifti.

Arkasından Ren Nehri kenarında yürüyüşe çıkıyoruz aldığımız kalorileri eritmek için. Avrupa’nın en büyük nehirlerinden biri olan Ren Nehri kenarındaki sivri çatılı ve renkli evler tipik kuzey Avrupa mimarisinden örnekler olarak karşımızda duruyor. Almanya’nın beni gerçekten etkilediğini ve şaşırttığını söylemeliyim. Turistik açıdan Fransa, İspanya ve İtalya kadar popüler olmasa da kesinlikle görülmesi gereken bir ülke. Dünya turizm sıralamasında 37 milyon turist sayısı ile Türkiye’nin bir basamak altında dokuzuncu sırada olan Almanya bundan çok daha fazlasını hak ediyor bana göre.

Ren Nehri – Köln
Geleneksel Alman mimarisi

Akşam Behiye Abla’nın Köln yakınlarındaki Düren şehrinde bulunan bahçeli güzel evlerinde misafirim. Yemekte onlara bu yolculuğa çıkış hikayemi anlattım. Onlar da en az benim kadar heyecanlandılar. Ertesi gün sabah kahvaltısından hemen sonra, Uğur Abi ile birlikte 87 kilometre uzaklıktaki babamın kenti Krefeld’e gideceğiz. Heyecan dorukta artık. Bekle beni baba, sana geliyorum.

Babamın kenti Krefeld

Krefeld, Almanya’nın kuzey batısında hem Düseldorf hem de Essen şehirlerine yakın küçük bir kent. Aynı zamanda Hollanda sınırına da çok yakın. Eindhoven kentine arabayla bir saat uzaklıkta bir mesafede bulunuyor. Sabah kahvaltıdan sonra Uğur abi ile birlikte trenle Krefeld’e geçtik. Kent merkezine ulaşmamız fazla zamanımızı almadı. Küçük ve sevimli bir çarşısı olan kendi halinde sakin ve huzurlu bir kent burası. Bilmiyorum belki de babamın kenti olduğu için ben öyle hissediyorum.

Elimde sadece babamın birkaç siyah beyaz fotoğrafı ve anneme gönderdiği mektup ve kartların üstünde yer alan adres var. Sora sora belirtilen adresi bulmamız çok zor olmadı. Ben bu adresin babamın yaşadığı binaya ait olduğunu sanıyordum ama öğrendiğime göre bu sarı binanın altında eskiden bir Türk kahvesi varmış. Mektuplar için de buluşma noktası olan bu mekanın adresi verilirmiş. Babamın yaşadığı ev olmasa da onun buradan mektuplarını gönderdiğini bilmek bile beni sevindiriyor.

Burada hatıra olarak birkaç kare fotoğraf çekiyorum, ancak meraklı yapım baskın çıkıyor. Babam hakkında öğrenebileceğim kadar yeni şey öğrenme ateşi ile yanıp tutuşuyorum. Sarı binanın tam karşısındaki küçük bir pub dikkatimi çekiyor. Benim ısrarlarımla oraya da giriyoruz. Orta yaşlı Almanlar öğle birası keyfi yapıyor. Bizi görünce biraz şaşırıyorlar, hatta biraz ters ters baktıklarını bile söyleyebilirim. Olsun ben yine de şansımı zorlamaya kararlıyım. Uğur Abi’nin çıkalım ısrarlarına rağmen garsona babamın fotoğrafını gösteriyorum belki tanır diye ancak maalesef sonuç alamıyoruz.

Babamın ‘evinin’ önünde

Krefeld’de o ‘ünlü havuzun’ başında

Pes etmek yok! Türklerin işlettiği mekanlara dikkat kesiliyorum ana cadde üzerinde yürürken. Derken aynı cadde üzerinde dükkan işleten iki Türk ile karşılaşıyoruz. Kısaca geliş nedenimi anlatıp, babamın fotoğraflarını gösteriyorum heyecanla. İçlerinden biri hatırlıyor babamı. İşte uzun süredir beklediğim an tam olarak buydu. O an nasıl mutlu oldum anlatamam. ‘Babamın arkadaşıydı İhsan ağabey. Yaşça bizden büyüktü, çok fazla bir ahbaplığım yoktu. Demir çelik fabrikasında teknisyen olarak çalışırdı. Kendi halinde, çok iyi bir insandı’ diyor. Bu birkaç kısa cümle bile benim için o kadar anlamlı ki.

Sohbet ilerleyince anılar da canlanıyor tabi. ‘Dansa meraklıydı baban. Burada o zamanlar dans kulüpleri vardı, haftasonu onlara giderdi’ dediğinde ayrı bir mutluluk duyuyorum. Babamın çok Alman arkadaşı olduğunu, gezmeye meraklı olduğunu, eniştem ile birlikte üstü açık bir arabayla İngiltere’ye kadar bütün Batı Avrupa’yı gezdiğini biliyordum. Ancak dansa meraklı olduğunu hiç duymamıştım bizimkilerden. Bu yeni bilgi beni ayrıca hem mutlu etti hem de gururlandırdı.

Babamı hatırlayan Krefeld’de yaşayan arkadaşları

Şimdi sıra hikayenin başındaki ‘o ünlü havuzu’ bulmaya gelmişti. Ancak arkadaşları da fotoğraflardan o havuzun neresi olduğunu tam kestiremediler. Uğur Abi ile belediye binasına bile gittik arşivlerden bakmak için fakat arşiv bölümü kapalıydı. Derken yolumuza daire şeklinde büyük ve fıskiyeli bir süs havuzu çıktı. Babamın önünde fotoğraf çektirdiği havuz ise dikdörtgen şeklindeydi. Sonradan düşündüm belki de başka bir şehirdeki havuzun önünde çektirmişti o fotoğrafı. Çok da önemi yoktu aslında. Önemli olan onun yaşadığı kenti görmek, onun yürüdüğü sokaklarda yürümek, onun arkadaşlarını bulmak ve birkaç anıyı geçmişin derinliklerinden çıkartmaktı bir madenci titizliği ile. Bu anlamda amacıma ulaştım diyebilirim gönül rahatlığıyla. Hem kim bilir belki o da bu havuzun önünde de keyifli anlar geçirmişti.

Krefeld’de bir havuz önünde

Sonrasında yabancı bir grafiker arkadaşım tasarım yeteneği ve hayal gücü sayesinde babam ile beni aynı havuzun kenarında buluşturdu. Hayatımda aldığım en güzel hediyeydi diyebilirim…

Babamın vefatından tam 30 sene sonra onunla Krefeld’de bir havuz önünde buluşma

Amsterdam’dan dönüş

Çok önemli bir vazifeyi yerine getirmiş olmanın gönül rahatlığı ile akşam Düren’e döndük. O akşam huzur içinde uyuduğumu hatırlıyorum. Ertesi gün Behiye Abla, Uğur Abi ve ailesiyle vedalaştım. Özellikle Uğur Abi’nin babamın izlerini ararken gösterdiği dayanışma benim için çok anlamlıydı, asla unutmayacağım. Duygusal bir vedalaşmadan sonra beni Amsterdam’a götürecek trene atıyorum kendimi.

Öğle saatlerinde Amsterdam Merkez Tren istasyonuna vardım. Uçağım ertesi gün akşama doğru kalkacağı için Amsterdam’daki saatlerim oldukça sınırlı. O yüzden eşyalarımı bırakıp hemen sokağa çıkıyorum. Kanallar, tekneler, Red Light District, Madame Tussauds Müzesi, Anne Frank Müzesi, cafe shop’lar ve barlar ile hızlı bir Amsterdam turu yapıyorum.

Amsterdam’ı da bir kez daha ziyaret edeceğim kentler listesine ekliyorum.

Babamın izlerini takip ettiğim bu yolculuğu huzurla tamamlayarak Türkiye’ye döndüm.

(Ağustos 2011)

Not 1

Babamın Krefeld’den Ankara’daki anneme gönderdiği mektup ve kartların hikayesi için:

https://yurtgezer.com/2013/02/01/passionate-postcards-from-germany/

Not 2

Birinci yaşgünümde babamın Almanya’dan getirdiği 8 mm. film kamerası ile çekilen ve babamın da olduğu ‘hayatta en değerli hazinem’ bu kısa film.

Not 3

Yaşamın Kıyısında filmi

Not 4

Babamın sevdiği diğer şarkılarla bu yazımızı noktalayalım.

Not 5

Bu arada, sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu. Sevgi emekti…

4 Comments Kendi yorumunu ekle

  1. Öner Yurtsever adlı kullanıcının avatarı Öner Yurtsever dedi ki:

    Ayberkcim yazını okuyunca çok mutlu oldum özellikle amcamın yaşadığı şehirde senin hissettiklerin yaşadıkların beni de çok heyecanlandırdı ve duygulandırdı ne mutlu sana ki babanın yaşadığı gezdiği sevinçlerini ve hüzünlerini paylaştığı yerleri görmek sana nasip oldu amcama Allahtan rahmet dilerim mekanı cennet olsun inşallah bayramınızda mübarek olsun sevgiyle kal

  2. YurtGezer adlı kullanıcının avatarı YurtGezer dedi ki:

    Öner abi güzel yorumların ve dileklerin için çok teşekkür ederim. Sevgiler, selamlar…

  3. Zeycan Kalkan adlı kullanıcının avatarı Zeycan Kalkan dedi ki:

    Zevkle okudum. Sizin adınıza mutluyum. Evet sevgi neydi. Sevgi emekti. Emeğinize sağlık çok güzel ifade etmişsiniz duygularınızı. Sizinle birlikte aynı duyguları yaşattınız. Sizinle birlikte bende gezmiş olduğunuz yerleri gezmiş gibi oldum. Teşekkürler gezmeye ve duygularınızı katarak yazmaya devam edin.

    1. YurtGezer adlı kullanıcının avatarı YurtGezer dedi ki:

      Yorumunuz beni çok mutlu etti, çünkü yazım amacına ulaşmış demektir. Önemli olan duyguyu karşı tarafa geçirebilmek çünkü. Nazik yorumunuz ve güzel dilekleriniz için çok teşekkür ederim. Sevgiler.

Zeycan Kalkan için bir cevap yazın Cevabı iptal et