Limonata filmi üzerine Sosyal Antropolojik bir çözümleme

Önce Makedonya’dan Türkiye’ye sonra da Türkiye’den Makedonya’ya bir yol hikayesini anlatan ‘Limonata’ filmini izleyince ilk aklıma bir Rumeli göçmeni olan dedemle birlikte pastanemizin imalathanesinde yaptığımız limonata geldi elbette.

Mermer tezgahın üzerinde iki kilo iki yüz elli gram şeker, 18 limon, bir portakal… Üzerimizde beyaz önlükler, limonları şekerin üzerine rendelerken, dedem bana Josip Broz Tito, Stalin, Charles de Gaulle, General Vichy’nin içinde olduğu İkinci Dünya Savaşı ‘hikayelerini’ anlatırdı. Özetle, Balkanlardan Anadolu’ya göç etmiş bir muhacirin sahibi olduğu Ankara Yenimahalle’deki Avrupa Pastanesi’nde Balkanlar ve Avrupa tarihini dinleyerek geçti ilk gençlik yıllarım…

Ali Atay’ın ilk yönetmenlik denemesi olan 2015 yapımı filmi izlerken ikinci olarak aklıma gelen ise çift yumurta ikizleri oldu. Neden mi? Senaryo gereği aynı babadan farklı annelerden doğan bu iki kardeş, tıpkı Anadolu ve Rumeli – Balkanlar gibi, hem birbirine çok benzer hem de birbirinden çok farklıdır. Tıpkı çift yumurta ikizleri gibi…

limonata-filmi-set

Çift yumurta ikizleri aslen iki sıradan kardeşin aynı anda doğmasıdır, onlar ortaya iki ayrı yumurtanın iki ayrı spermi döllemesinden ortaya çıkar, sıradan kardeşler gibi. Çift yumurta ikizi yerine, bu durum Ayrıca zaman zaman, bir kimerizme neden olabilir, birisi halk dilinde kendi ikiz kardeşi olarak anlatılır.

Aynı kromozom profiline sahip olsalar bile, mayoz sırasındaki parça değişimi yüzünden, kromozomlarda farklı genetik materyallere sahip olacaklardır. Başka kardeşler gibi, dizigotik ikizler birbirine benzeyebilir, özellikle aynı yaşta oldukları göz önüne alındığında. Ancak, dizigotik ikizler birbirinden çok farklı görünebilir. (1)

Anadolu ve Balkanları da işte tıpkı çift yumurta ikizleri gibi düşünmek ve değerlendirmek mümkündür. Birbiri ile kardeş, birbirine çok benzeyen ama bir o kadar da birbirinden farklı. Aynı kromozonlardan gelen farklı genetik yapılardaki iki ayrı ve özgün kültür. Dışardan bakanlar ilk bakışta bu ayrımı fark edemeyebilirler. Aynı dinsel öğretileri benimseyen, aynı dili konuşan, aynı kültürel öğeleri yaşam biçimi haline getirmiş insanlar arasındaki farkları ilk bakışta görmek sosyal bilimciler için bile mümkün olmayabilir. Ancak uzun süreli saha araştırmaları ve incelemeler sonrasında bu farklar bilimsel temelleri ile ortaya konabilir.

Filmimiz ana kahramanları üzerinden gitmeye devam edecek olursak; Makedonya Üsküp doğumlu Ertan Saban’ın canlandırdığı Sakip, Manastır’da doğmuş, ailesine düşkün, naif, duygusal, biraz içe kapanık, biraz tuhaf, küfür etmeyen, sigara içmeyen, içki içmeyi pek beceremeyen, saf ve temiz bir karakter. Diğer kardeş Selim (Serkan Keskin) ise yalnızca annesi tarafından büyütülmesinden dolayı Karadeniz kültürü ile yoğrulmuş, İstanbul’da doğmuş, Kasımpaşa semtinde yetişmiş, biraz bıçkın, biraz asabi, mahallenin ağır ağabeyi, içkiye ve futbola düşkün, ağzı bozuk bir karakter.

Aynı babadan olmalarına karşın çeşitli nedenlerden dolayı ikisinin de farklı bir kişisel tarihleri olmuş süreç içinde. Tıpkı Anadolu ve Balkanların birbirine paralel tarihsel süreçleri gibi… Bu tarihsel süreçler her ikisinin de karakterinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamış. Tıpkı Anadolu ve Balkanların farklı karakteristik özelliklerinin ortaya çıkması gibi…

Türk Tarihinin ayrılmaz bir parçası olan Balkanlar hakkında bilinenler çoğu konuda olduğu gibi yüzeyseldir. Halk arasındaki genel görüş Balkanlarda yaşayan Türklerin Osmanlı akıncı beyleri ile Karamanoğulları döneminde oraya göç eden / yerleşen / yerleştirilen topluluklar olduğu yönündedir. 13. yüzyılda başlayan bu göçler Karadeniz’in güneyinden (Anadolu’dan) gelen Türk göçleri kapsamaktadır. Oysa ki Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara yönelik göçlerin geçmişi çok daha önceki dönemlere denk gelmektedir.

s-676ea163c14e1fcdfa95e8ae419e5107b1553674

Prof. Dr. Halil İnalcık, Türkler ve Balkanlar kitabında, Türklerin Balkanlardaki varlığının başlangıcını şöyle anlatır:

“Güvenilir tarih kaynaklarına göre, Balkan Yarımadası, VI. Yüzyıldan başlayarak Türk kavimlerinin gelip yerleştiği bir yurt olmuştur. Doğudan, Asya içinden, Kuzey Karadeniz step bölgesi yolu ile birbiri ardından gelen atlı göçebe Türk kavimleri, ya burada Dac, Trak ve Slav aslından yerli halkla karışmış, ortadan kaybolmuş (XI. Yüzyılda Oğuz aslından Peçenekler ve Uzlar gibi), yahut askeri egemen sınıf olarak Kuzey-Dolu Balkanlar’da çeşitli devletler kurmuşlardır. Bu sonuncular arasında, bir Türk boyu olan Kutrigur’ların VIL Yüzyılda kurmuş oldukları Bulgar Hanlığı özellikle anımsamalıdır. Bulgarların Dobruca’da bıraktıkları kitabelerde, hükümdar Han ünvanı ile anılır ve on iki hayvanlı Türk Takvimi kullanılır. Bulgar Hanları IX.-XI. Yüzyıllarda (1018’e kadar) Balkanlar’da Bizans İmparatorluğu’nun yerini almıştır.

Deli_Sinan

Balkanlar’ın güneyinden, Anadolu’dan Türklerin Balkanlar’a gelip yerleşmesi, 1260’lara kadar uzanır. Kuzey Karadeniz bölgesinden gelen Türk orakları, zamanla Hristiyanlığı kabul edip yerli Slavlarla karıştıkları hâlde, Anadolu’dan gelen Müslüman Türkler, kendi din ve kültürlerini saklamayı başarmışlardır. İlk yerleşme, 1261’de Moğollardan kaçıp Bizans’a sığınan Selçuk Sultanı İzzeddin Keykavus’la gerçekleşmiştir. Moğol idaresinden kaçan otuz-kırk Türkmen obası, kutsal kişi Sarı Saltuk Baba ile İzzeddin Keykavus’un yanına gelmiş ve Bizans imparatoru tarafından Kuzey Dobruca’ya yerleştirilmiştir (1263). Başlangıçta, Müslüman Altın Ordu emiri güçlü Nogay’ın himayesi altına giren bu Anadolu Türkmen grubu, burada Baba-Saltuk kasabası ile başka kasabalar kurmuşlardır. 1332’de buradan geçen İbn Battuta, Baba kasabasını ‘Türklerin oturduğu bir şehir’ olarak anar.”

Kısaca, bir asır sonraki Balkanlardaki Osmanlı döneminden çok daha önce Balkanlar, Türkler tarafından bir ‘yurt’ haline dönüşmüştür. Balkanlar Tarihi denilince ilk akla gelen isimlerden biri olan ‘hocaların hocası’ Prof. Dr. Halil İnalcık ile devam edecek olursak;

“14. yüzyıl ortalarında Osmanlı Türklerinin Çimpe Kalesi’ni (Cinbi, Çinpi vb.) alarak Rumeli’ye geçişi Balkanlar’ın tarihinde oldukça önemli bir dönüm noktası olmuştur. Rumeli’de yerleşme, İstanbul’un Fethi gibi, tarihte yeni bir dönem açan bir olaydır. Sultan Orhan’ın büyük oğlu Süleyman Paşa’nın gayretiyle, Osmanlılar, 1352’de ilkin Tsympe (Türkçede Cinbi) Kalesi’ni ele geçirmişler, iki yıl sonra, büyük stratejik önemdeki Gelibolu’yu işgal etmiş ve beş yıl içinde Trakya’nın güney bölgesini fethederek, Anadolu’dan asker ve halk getirip yerleştirmişler; böylece kısa zamanda Avrupa yakasında güçlü bir köprü-başı kurmuşlardır. Bu köprü-başı, Osmanlıların Avrupa’da Viyana önlerine kadar yayılan imparatorluklarının başlangıcıdır. 1329-1344 yıllarında İzmir’den donanması ile Trakya’ya deniz seferleri yapan Aydınoğlu Umur Bey, Balkan fetihlerini hazırlayan ilk büyük gazi beydir. 1357-59 yılları içinde Anadolu’dan Rumeli’ye göç devam edecek, Rumeli ucu güçlenecektir. Orhan’ın Süleyman için Bolayır’da yaptırdığı imarete ait 1360 tarihli vakfiyede bu bölgede Türkçe adlar taşıyan birçok köy ve çiftliğin kurulmuş olduğunu görüyoruz.” (3)

İlber-Ortaylı

Prof. Dr. İlber Ortaylı da Balkanların Osmanlı ve Türk tarihindeki önemini sıklıkla altını çizen tarihçilerdendir. Ortaylı, Balkanların kaybının bir imparatorluğun yıkılışından öte görür.

“Balkan Savaşları, bizim tarihçiliğimizde imparatorluğun yıkılış süreci olarak adlandırılır. Aslında bu vaka, bir imparatorluğun yıkılışı olmaktan ötedir. Biz bu savaşlar sonunda Rumeli’deki anavatanı kaybettik.” (4)

nazim-hikmet-aniliyor-en-guzel-siirleri-ve-sozleri2jpg

Balkanların kaybı toplumda büyük bir travma yaratır. Nazım Hikmet’in şiirlerini bilmeyen yoktur ama ilk şiirini bilen azdır. Feryad-ı Vatan, Nâzım Hikmet’in 3 Temmuz 1913 tarihinde yazmış olduğu ilk şiiridir. Şiir, Osmanlı Devleti’nin Balkan Savaşı yenilgisini ve Balkan devletlerinin Çatalca’ya kadar ilerlemesini anlatır.

“Sisli bir sabahtı henüz
Etrafı bürümüştü bir duman
Uzaktan geldi bir ses ah aman aman!
Sen bu feryad-ı vatanı dinle işit
Dinle de vicdanına öyle hükmet
Vatanın parçalanmış bağrı
Bekliyor senden ümit.”

Balkan Savaşı’ndan Osmanlı İmparatorluğu yenik çıkmıştı. Koskoca Balkan toprakları artık yoktu. Ülkede bu durum büyük üzüntü yarattı. Özellikle gençler savaşın sonucunu uzun süre kabullenemediler.

Bu ortamda, adı daha sonra Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü olarak değiştirilen kulübün üyeleri Balkan savaşlarında verilen kayıpların anısına renkleri içinde bulunan kırmızıyı siyaha çevirmeye ve Balkan toprakları geri alınıncaya kadar spor alanlarında siyah-beyaz renklerle mücadele vermeye karar verirler. Ama ondan sonraki yıllarda Balkan toprakları geri alınamadığından Beşiktaş’ın renkleri kırmızı-beyaz’a döndürülmeden siyah-beyaz olarak kalır. (5)

Fırtınalarla dolu Balkanlar Tarihi, bu yazının konusu değil elbette. O nedenle daha fazla tarihi detaya girmek yersiz olur. Ancak, temelde altınını çizilmesi gereken konu, Balkanların uzun tarihinde meydana gelen savaşlar, barışlar, etnik kavgalar, din değiştirmeler, ülke değiştirmeler, evlilikler, öğrenilen diller, unutulan diller, kültürler arası etkileşim bu geniş yarımadanın her bir santimetrekaresinde her bir hücresinde öyle ya da böyle derin izler bırakmıştır. Balkanlara göçler / Balkanlardan göçler dolayısıyla, birçok komplike politik, kültürel, sosyolojik sonuç ortaya çıkmıştır.

(Filmi henüz izlememiş olanlar için uyarı: Yazının bundan sonraki bölümünde filmden alıntılar yapılacaktır. Bilgilerinize)

Tıpkı Makedonya’da uzun yol şoförü olan Suat’ın seneler önce bir Türkiye yolculuğunda tanışıp aşık olduğu ve sonrasında imam nikahı kıydığı Karadenizli Fatoş ile olan ilişkisi gibi…

Manastırlı Suat bu ilişkiden Selim adında bir çocuğu olmasına rağmen, biraz da şartlar gereği, memleketine geri dönmek zorunda kalır. Ne Fatoş ne de kendi babasının ismini verdiği Selim ile hiçbir şekilde bir iletişim kurmaz Suat. Ta ki ölümcül bir hastalık nedeniyle yatağa düşene kadar… Sonrasında memleketindeki evliliğinden olan oğlu Sakip’i yanına çağırır ve biraz da vicdan azabı nedeniyle ölmeden önceki son arzusunu ona açıklar: “Bana Selim’i getir Sakip. Ölemeyim! Bana Selim’i getir!”

Yaptığı hatanın farkına ölüm döşeğindeyken farkına varan Suat’ın hayattaki son dileği Selim’i tekrar görmek ve ondan helallik almaktır. Sakip başta isteksiz de olsa babasının emektar arabasına atlayıp elinde yalnızca kardeşinin adı ve eski bir adresle kaotik İstanbul yollarına düşer. Sırf babasının son isteğini yerine getirebilmek için…

Film boyunca varlığını hissettiren “dualizm” her ayrıntıda kendisini belli etmektedir. Filmin ilk bölümü seyircinin bolca güldüğü bir akışta devam ederken, ikinci bölümde izleyicinin gözyaşlarını tutmakta zorlandığı sahneler gelir. Tıpkı hayatın kendisi gibi. Tıpkı doğum ve ölüm gibi. Tıpkı başlangıçlar ve bitişler gibi. Zaten hayatın kendisi tüm bu zıtlıkların bir bileşkesi değil mi?

Sakip’in 1960 model Sosyalist dönemden kalma baba yadigarı arabası ‘Yugo’ ile İstanbul’un caddelerindeki son model yabancı arabalar… Bulgaristan’da tarlalar arasında tek tük arabanın geçtiği dar yollar ile Kapıkule’den başlayarak arabaların vızır vızır geçtiği 4-5 şeritli otobanlar… Balkan sahnelerindeki pastoral hava ve özgün mimariye karşın, İstanbul’un kaotik şehir hayatı ile beton yığınından ibaret çarpık şehir dokusu… Tüm bu tezatları bilinçaltına inceden inceye işlemektedir film.

262918.jpg-r_640_600-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-xxyxx

Sakip elindeki ilk adrese ulaştığında şaşkınlığını gizleyemez. Telefonda amcası (aco) ile konuşurken İstanbul’un değişen ürkütücü yeni yapısını şöyle ifade eder:

“Herif (Babasının arkadaşı kahveci / kaçakçı Ali Rıza’dan bahsediyor) 15 sene önce kahveciliği bırakmış. Verdiler bana bi adres, orda mı değil mi belli değil. Burada değişmiş her şey. Burada ne tır garajı var ne bir şey. Arabalar fırt o taraf fırt bu tarafa gidiyor. Ralli olmuş burası ralli! Babamın dediği kamping duruyor ama ne tır garajı ne hiç bir şey. Ben bu herifi buldum buldum. Bulamadım döneyim ne dersin?”

Hem İstanbul gözünü korkutmuştur hem de aslında kardeşini bulmaya çok da istekli değildir. Sadece babasına verdiği sözü tutmuş olmak için gelmiştir İstanbul’a. Amcası ‘dön’ dese hemen dönecektir, lakin amcası kararlıdır. Sakip üzerine düşen görevi yapacaktır ve Selim’i bulup getirecektir.

İstanbul’da son 35 yılda tek değişen o tır garajı değildir elbette. Şehir dokusu ile birlikte insanların alışkanlıkları ve davranış şekilleri de değişmiştir. Büyük şehrin sorunları da büyük olduğu için, insanlar giderek birbirine daha şüpheyle bakar olmuş, eski dostluklar ve komşuluklar ya da yardımlaşma alışkanları büyük oranda ortadan kalkmıştır. Eskiden bir yabancıya yardımcı olmak için birbiri ile yarışan insanlar, günümüzde “Kim bu? Nereden çıktı? Ne istiyor benden? Kesin bu işin altında bir iş var?” şüpheciliğiyle yaklaşır olmuştur yabancılara.

Bu yeni davranış biçiminin ilk örneğini Ali Rıza’nın eski evine gidince, kendisini gören komşuyla yaşayacaktır Sakip. Cama çıkan erkek komşu, selamsız sabahsız ‘Kime baktın?’ diye karşılar bahçe kapısına vuran Sakip’i. İlgisiz ve gönülsüzce konuşur onunla. Ağzından kerpetenle laf alır adeta Sakip. Zor da olsa Ali Rıza’nın artık kaçakçılığa tövbe ettiğini ve namaza başladığını öğrenir. Onu nasıl bulacağını sorduğunda “Camilere bak işte. Suriçinde kaç cami var zaten” der ilgisiz komşu.

Oysaki İstanbul Suriçi’nde tamı tamına 166 cami vardır! Bir caminin içindeki tabeladan öğrenir bunu Sakip. Bu kadar fazla cami olması Sakip’i de şaşırtır. Amcası ile yaptığı telefon konuşmasında bunu da şöyle ifade eder: “Salt bu muhitte 166 cami var. Kim bilir İstanbul’da kaç cami var?”

Bir yandan sabırla tüm bu camilere tek tek giderek, “Allah kabul etsin” çok namaz kalan bir yandan da Ali Rıza’yı arayan Sakip, bir gece surların kenarına arabasını park eder ve geceyi orada arabanın içinde geçirmeye karar verir.

Sabah şafak vakti titreyerek uyanır Sakip. Bakar ki arabanın camı açık. Önce camı açık unuttuğunu sanır, fakat sonradan anlar ki cam açılmış ve telefonu çalınmıştır. Semt hırsızları ona adeta “İstanbul’a hoş geldin yabancı. Burası Yeditepeli belalı şehir, dikkatli ol” mesajı vermektedir.

Oysa Manastır’a ulaştıklarında, amcası arabanın anahtarları nerde diye sorduğunda, Sakip soğukkanlı bir şekilde “Arabanın üstünde” yanıtını verir. Eski de olsa arabanın çalınacağına ihtimal vermez çünkü. Güven kavramı iki ‘kardeş coğrafyada’ artık farklı şekillerde tezahür etmektedir.

Selim’in doğduğu 1980 sonrası dönemde, İstanbul’un kapitalizmin kalesi bir metropole dönüşmesinin güven algısının değişmesinde payı büyüktür ancak Anadolu’daki diğer şehirlerde de durum çok farklı değildir. Kapı pencerenin açık yatıldığı günleri ancak büyükbabalarımızın büyükannelerimizin anlattığı o çok eski anılardan hatırlıyoruz hayal meyal.

Güven kavramının zihinlerde yaşadığı bu dönüşüm yabancılara karşı tedirgin ve şüpheci yaklaşımı da beraberinde getirmektedir doğal olarak. Selim’in Sakip ile ilk karşılaşmasında da bu durum kendisini gösterir.

images (1)

Ali Rıza’dan Selim’in maç yaptığı yeri öğrenen Sakip, maç çıkışını fırsat bilir. Mahallenin ‘ağır ağabeyi’ Selim, kendisinden yaşça küçük olan amatör takımdaki çocuklar motosiklete binerken ‘Kaskını tak lan. Tak oğlum kaskını. Kasksız binmeyin motora. Dikkatli olun. Yavaş yavaş gidin. Akıllı olun. Aferin oğlum” diyerek onları uyarır tatlı sert bir dille. İlerde Sakip önünü keser, “Kardaş bakar mısın biraz. Selim diye biri varmış, sen misin acaba?”

Aldığı yanıt “Sen ne yapacaksın Selim’i?” olur. Sakip heyecanlanmıştır, bakışları ve konuşmaları biraz ‘sıradışı’ olduğu için başta gülümseyerek ona yaklaşan ve şivesini taklit eden Selim, birden ciddileşir. Bakışlarında şüphe belirir. Sakip, geliş nedenini anlattıkça şüphe yerini giderek tedirginliğe bırakır. Hayatı boyunca, babasız büyümüş olmanın getirdiği bir yük vardır Selim’in üzerinde. Özellikle de çocukluk dönemlerinde bu baskıyı yaşamıştır fazlasıyla. Şimdi aniden bir yabancı birden karşısına çıkar ve onu unutmak istediği geçmişi ile bir kez daha yüz yüze getirir.

Sakip “Babam gönderdi. Babamız bir bizim. Biz kardeşiz” diye pat diye tüm gerçekliği olduğu gibi söyleyince, Selim’in tepesi atar.

“Taşak mı geçiyon lan benle” diyerek tersler. Sakip safça annesi ve babası ile ilgili detaylar vermeyi sürdürür. Selim, “Yürü git. Yok lan benim babam. Yürü git” dedikten sonra koşar adım uzaklaşır. Korktuğu Sakip değil, geçmişidir aslında. Sakip peşinden gider ama dar sokaklarda gözden kaybolur Selim.

Sakip inatçıdır ve babasına verdiği sözü yerine getirmeye kararlıdır. Futbol sahasındaki bekçiden Selim’in evini öğrenir. Gider apartman önünde beklemeye başlar. Selim gecenin bir yarısı içkili bir şekilde evine döner.

Sakip kendisiyle birlikte gelmesi için yalvarır. Selim, iyi bir insan olduğunu düşündüğü Sakip’e tatlı bir dille gelmeyeceğini söyler. “Sen geldin vazifeni kaptın. Ben de cevabımı verdim. Şimdi senin yerinde olsam döner giderim. Burası Paşa (Kasımpaşa) burada gece adamı sikerler!”

İyi niyet ve karşılık beklemeksizin yardım yapma isteği tıpkı “Bir Zamanlar Anadolu’da” olduğu gibi Balkanların da iliklerine işlemiştir. Karşılaştıkları tüm olumsuzluklara rağmen, onlar yine iyilik yapmaktan vazgeçmezler. Selim, gönülsüz olarak Sakip’i eve almıştır ancak sürekli yüksek sesle kendi kendine konuştuğu için uyuyamaz. Tek isteği uyumaktır çünkü ertesi gün şampiyonluk maçına çıkacaktır.

Selim uyumak ister ama Sakip’in şaşkın tavırları, yüksek sesle telefonda konuşması onu çileden çıkartır. Selim’in tüm ters davranışlarına karşın, Sakip yine de dayanamaz ve patates suyu hazırlar Selim için. Kahve gibi 40 yıl hatırı var mıdır bilinmez ama sarhoşluğa iyi gelir patates suyu.

images (3)

Ertesi gün şampiyonluk maçı kazanılır, akşam şampiyonluk kutlaması yapılır. Selim’in keyfi yerindedir. Koruyucu kollayıcı tavrını orada Kulüp Başkanı’na karşı da gösterir. Başkan’ın şampiyonluk maçına gelmeyişini, Yunanistan’daki turnuvaya göndermek için para vermek istemeyişini, en iyi futbolcularını para için satmasını yüzüne karşı açık açık söyler. Her şey gibi futbol da değişmiştir. Amatör ruh yavaş yavaş kaybolmaktadır. Futbol da kapitalizme yenik düşer. O artık ‘endüstriyel futboldur.’

h2BnqgQ

Eğlence sonrası Selim sızar, sabah gözünü açtığında arabanın arka koltuğundadır. Bulgaristan’da yol almaktadırlar artık. Bir kavga patlar aralarında. Selim kızar, bağırır çağırır, küfreder. Ancak bu kez güç Sakip’tedir. Selim’in pasaportu ondadır çünkü. Kasımpaşa’daki tehlike bu kez Selim için geçerlidir. Sakip o geceki o sözün intikamını alır: “İstanbul’a kadar mı yürüyeceksin? 500 kilometre mi yürüyeceksin kardaş? Bak akşam oldu. Ne araba geçer ne otobüs. Sikmesinler seni, burası Balkanlar!”

limonata-290

Makedonya’ya doğru ilerlerken yol boyunca başlarına türlü türlü maceralar gelir. Araba lastiklerinin patlaması, kilometrelerce yürümek zorunda kalmaları, Çingene düğünü, damat ve geline hediye edilen lastikleri çalmak zorunda kalmaları, yolu şaşırıp Romanya sınırına gitmeleri vs. vs.

images (2)

Sonunda Manastır’a varırlar ancak geç kalmışlardır. Ölüm döşeğindeki hasta son nefesini vermiştir. Acı haberi evin girişinde Fuat amcası verir Sakip’e. Akrabalar taziyeye gelmiştir. O acıya rağmen tüm aile Selim’i içtenlikle kabul eder. İlgilerini eksik etmezler.

Selim ise çekingen bir şekilde bir köşede oturur. Fakat babasını kaybetmiş olmanın üzüntüsü ile Sakip biriken tüm hırsını Selim’den çıkartır ve geç kalmalarından dolayı suçladığı Selim’e saldırır. Bu yersiz kavgadan sonra Sakip’in annesi ile Selim’in diyalogu dikkate değerdir.

“Kusura bakma. Gördün mü delirdi çocuk. Bilmiyor ne yaptığını. Aslında fena çocuk değildir. Çok iyi kalbi vardır. Ama çok üzüldü babasını göremediği için. Biz çoktan getirecektik seni buraya ama bu işten haberimiz yoktu be çocuk. Rahmetli ne vakit gördü ölüm döşeğini, o vakit senin adını salavat getirdi. Dualar etti dualar…”

Dışarda amcası Fuat sakinleştirir Sakip’i. Önce kızar sonra nasihat verir. Çünkü yıptır! Fuat Aco’nun en kötü sözü eşektir! En büyük küfür sanki! İstanbul sokaklarındaki en galiz küfürlerin yanında çok naif kalır eşek. Sakip, sadece bir kez küfür eder film boyunca. O da uyuduğu sırada Selim araba kullanırken, yanlış yola girip Romanya sınırına geldiklerinde. Üç yüz kilometre fazladan gittiklerini gördüklerinde dayanamaz, Yugoslavca küfür eder. İlk kez terbiyesini bozmuştur. Selim anlamını sorduğunda, korkar: “Hiç söyletme. Çok ağır gelir, çok ağır gelir!”

4KiwZty (1)

Balkanlar nedir bilir misiniz?

Selim’in ‘İstanbul’a otobüs nerden kalkıyor?’ sorusuna ‘otogardan’ diyen Makbule’nin naifliğidir Balkanlar. Selim’in ‘sen zahmet etme ben giderim’ lafından sonra yine Makbule’nin “yok olmaz sen misafirsin” deyişindeki inceliktir Balkanlar. Otogarda akşam yedi otobüsünü birlikte bekleme ısrarıdır Balkanlar. Sonra otogarın yakınındaki çay bahçesinde bir şeyler içtikten sonra, Selim’in hesap istemesi ve parasının olmadığını fark ettikten sonra “Olsun, sorun değil. Bizim burada herkes birbirini tanır. Sakip abim sonradan halleder, bileti de ben hallederim. Olur mu sen misafirsin” sözündeki iyi niyettir Balkanlar. (İstanbul’da aynı durumla baş başa kalsalardı yaşanacakları tahmin etmek güç değil!) Otobüse binen Selim’i dışarda bekleyen Makbule’nin kaçamak romantik bakışlarıdır Balkanlar.

limonata-2015-filmini-full-izle-298

Balkanlar, çocukluk döneminden kalan travmalarını bir çırpıda anlattıktan sonra babasının mezarını gitmeyi reddeden Selim’e “Nedir bilir misin mesele? 35 sene sonra görmüşüm ki kardeşim var. Mesele bu. Ama sen dersen ki mesele yok. O vakit mesele yok” diyen Sakip’in duygusallığıdır Balkanlar.

Balkanlar, uzaktan gelen yabancı bir akrabaya şüpheyle karşılaşmak yerine, “Burası Suat’ın mekanı. Benim mekanım. Sen istersen senin de mekanın olur. Bizim mekanımız olur” diyen Fuat Aco’nun paraya pula önem vermeyişidir Balkanlar. “Şampiyon olmuşsun gurur duyarız seninle. Türk pasaportun var. Onunla da gurur duyarız” diyen Fuat Aco’nun ana vatan sevgisi ve özlemidir Balkanlar. Kısaca, kardeşe duyulan hasrettir Balkanlar.

“Bilir misin bugün benim abim öldü” sözündeki yürek sızısıdır Balkanlar.

“Abimin emaneti. Ziyan etmeyin” lafındaki vefa duygusu ve emanete verilen değerdir Balkanlar.

Restorandaki içki faslında Sakip’in AK47’i tüm ayrıntılarıyla anlatışındaki savaşın acı yüzüdür Balkanlar.

Duvardaki silah fotoğrafları üzerine konuşurken; “Rus malıdır bilirim. AK-47. 0.15 vardı Hırvatlarda Alman malı, bunlar Rus bilirim. Almanlarla politika öyleydi. Onlara gelirdi 0.15’ler. Bizde de onlardan vardı ama bunlar Rus. Rus bu. 3,5 kilo. Yağmuru yedin mi yukardan bunlar 35 kilo. Taşıyamazsın, lazım güç insana taşımak için. Çukurdaydık o vakit. Siz ne deysiniz biz Sarajevo’da, Saraybosna’da. Çukurdayız. Var Makedon, Türk, Arnavut, Boşnak. Karmakarışık. Gitmişin askere ne yapacaksın. Yollamışlar. İstersen gitme! Ya kaçacaksın ya zorla götüreyler. Nereye kaçaysın? Ne sikime ateş edeysin, kim kimi sikiyor belli değil. Çocuk var bir tane yanımda, o benden daha küçük. Maksimum 17 yaşında. Bir şey oldu böyle. Bir ses, son ses. Döndüm bu tarafa çocuğun yarısı yok! Onunkisini aldım, o yüzden bilirim. Bunlar Rus malı be kardaş. Avrupa’nın ortası. Çukurdasın. Sarejevo’da. Ağırlığını bilirim kardaş ağırlığını bilirim. 3,5 kilo. O yüzden anlatma bana. Rus bunlar kardaş. AK-47.” sözlerindeki ağırlıktır Balkanlar.

Selim’in “Dengesiz bir adamsın sen. Kafan karışık kafan. Ben de öyle. Aynı bok!” sözlerindeki saptamadır Balkanlar. Kafası karışık bir coğrafya. Anadolu gibi biraz işte. Çift yumurta ikizi kardeşi gibi…

Gece gece içkili de olsa mezarlığa gitmenin günah ya da ayıp olmadığı bir coğrafyada Selim’in tüm geçmişe sünger çekip, “Merhaba baba. Helal olsun!” demesindeki helalleşmedir Balkanlar. Anadolu hoşgörüsüdür.

Anadolu’nun ta kendisidir Balkanlar.

Manastır’da bir duvar yazısındaki sözdür Balkanlar:

Blodd is not lemonade!

Kan limonata değildir!

Filmin tamamını izlemek için: https://www.youtube.com/watch?v=6MuwGPpEj58

Kaynakça

(1) Wikipedia – Çift Yumurta İkizleri
https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0kizler_(t%C4%B1p)#Dizigotik_.28.C3.A7ift_yumurta.29_ikizler

(2) Prof. Dr. İnalcık, Halil. Türkler ve Balkanlar, BAL-TAM Türklük Bilgisi 3, Balkan Türkoloji Araştırmaları Merkezi, Prizren 2005,

(3) Prof. Dr. İnalcık, Halil. Devlet-i Aliyye, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-I, Klasik Dönem (1302-1606): Siyasal, Kurumsal ve Ekonomik Gelişim, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2009, s. 64, 105-107.

(4) Prof. Dr. Ortaylı, İlber. İmparatorluğun Son Nefesi, Timaş Yayınları, İstanbul 2016.

(5) Milliyet Gazetesi, http://www.milliyet.com.tr/content/futbol/bjk/nedensiyahbeyaz.html

(Nisan 2017)

Not:

Balkanlar gezi yazımı okumak için:

https://yurtgezer.com/2020/05/18/balkanlara-seyahat-belgrad-saraybosna-mostar/

2 Comments Kendi yorumunu ekle

  1. Ebru adlı kullanıcının avatarı Ebru dedi ki:

    Muhteşem bir hikaye ve oyunculuklar o kadar gerçek ki çok keyif aldım. 4. İZLEYISIM
    20 yıldır Avrupa da yaşıyorum Balkan asıllara hicbir samimiyet ve yakınlık hissetmedim. Ancak bu film de bişey var emekleri için teşekkür ederim ve devamını görmek isterim.

    1. YurtGezer adlı kullanıcının avatarı greatmoon33 dedi ki:

      İlginiz için çok teşekkür ederim Ebru Hanım.

Ebru için bir cevap yazın Cevabı iptal et