“Göçmen; birinci kuşak yeni yerine alışmaya çalışır, ikinci kuşak kazanmaya bakar, üçüncüsü ise köklerini aramaya çıkar” derler. Balkan göçmeni bir ailenin üçüncü kuşak bir üyesi olan benim için de durum tam olarak böyle oldu diyebilirim. Hep Rumeli’deki anavatanımıza karşı büyük bir merakım oldu ve o kökleri aradım…
Babamı çok küçük yaşta kaybettiğim için annemin ailesi ile birlikte büyüdüm ben. 1957 Makedonya göçmeni olan büyük bir toplumda yetiştiğim için kendimi hep şanslı addettim. Çünkü daha çocuk yaşta iki dil ve iki kültür ile büyümüş olmak, bana çok geniş bir hayat vizyonu kattı. Dar kalıplara takılıp kalmadan, bir ‘dünya insanı’ olma yolunda sarsılmaz bir temel oluşturdu.
Rahmetli dedem ‘babam gibiydi’ benim için. Dayılarım abilerim, canım teyzem ise ablam gibiydi. Annemin amcaları, dayıları ve halaları sanki benim amcalarım, dayılarım, halalarımdı. Onların çocukları da kuzenlerim. Aynı semtte evleri ve dükkanları olan büyük ve güzel bir aileydik. Bu durum çoğu kişiye garip gelse de benim gibi büyük ailelerde büyüyenlerin beni daha iyi anlayacağına eminim. Okul arkadaşlarım amcaları ya da dayıları ile dahi görüşmediklerini, kuzenlerini yıllardır görmediklerini söylediklerinde çok şaşırırdım mesela. Onlar da benim kuzenim dediğim kişinin aslında ‘annemin dayısının kızının oğlu’ olduğunu öğrendiklerinde büyük bir şok yaşarlardı, oysa benim için kardeşten öteydi bahsettiğim bu kuzenlerim…

Neşeli bayramlarımız, coşkulu düğünlerimiz ve kına gecelerimiz görülmeye değerdi. Cenazeye çok önem verilir, cenazesi olan aile asla yalnız bırakılmazdı. Bir akrabamızı kaybettiysek evde bir hafta televizyon açılmazdı. Bahar gelince, her 6 Mayıs’ta eskilerin deyimiyle ‘Gürgevden’, yani ‘Hıdırellez’ kutlanırdı büyük bir coşkuyla. Teyzemin anlattığına göre, anneannem geceden yumurta haşlar, sabah ilk iş çocukları gül dalları ile uyandırır ve hemen banyo yaptırırdı. Sonra da kahvaltıda o yumurtalar yenirdi. En güzel elbiseler giyilir, Atatürk Orman Çiftliği’ne pikniğe gidilirdi koşar adım.
Ailenin en büyükleri –özellikle yaşlı kadınlar- Türkçe bilmediği için evde sadece Makedonca konuşulurdu. Biz ‘Našinski’ derdik bu dile Makedon Torbeşleri olarak. Köyümüz Şar Dağlarını içine alan ‘ünlü’ Gora bölgesinin bugünkü Makedonya sınırlarında kalan iki yerleşiminden biriydi.
En büyük zenginliğim iki dil konuşan bir çocuk olarak yetişmiş olmamdır derim hep. İki dilli ve çok kültürlü bir ailede yetişmiş olmak size çok geniş bir ufuk kazandırıyor. Dar kalıplara ve sığ fikirlere saplanıp kalmadan yetişme imkanı sağlıyor.
Makedoncayı iyi bilmemin bir diğer nedeni de 1983 yılında bir düğün için gittiğim Makedonya’da iki ay kalmış olmamdır elbette. Daha o zamanlardan dünyanın sadece Türkiye’den, Türkçe’den, Türk yemeklerinden ve Türk müziklerinden ibaret olmadığını anlamıştım. Haritalardaki kırmızı sınır çizgilerinin aslında ne kadar ‘yapay’ olduğunu o yaşta idrak etmiştim.

Ailemizin yüzde doksanı pastacı, dondurmacı ve kuruyemişçi idi. Rahmetli dedem Harun, eniştesi Beşir, amcasının oğlu Neşat ve kuzeni Ali ile birlikte Türkiye’ye geldikleri 1957 yılında, benim de çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği Yenimahalle’de açmışlardı ilk pastanelerini: Avrupa Pastanesi. O yüzden bütün çocukluk anılarım vanilya, limonata ve pasta kreması kokar benim.
Ailemin köklerinin yer aldığı Şar Dağlarını konu alan Alexendar Sarievski’nın ‘Shar Planina’ şarkısı her dinlediğimizde bizi duygulandırmıştır.
Çocukluğumdaki Rumeli izleri
Dedem bana göre dünyanın en iyi kalpli, en güler yüzlü, en merhametli, en kibar, en kültürlü, en bilge kişisiydi. Yedi dil bilen bir filozoftu o. Tarih, politika ve tıp meraklısı bir insandı. Atatürk ve Tito hayranıydı. Lenin, Stalin, De Gaulle ve Churchill dönemlerini çok iyi bilirdi. Türkiye’ye geldikleri dönem için “Türkiye o dönemlerde harpten yeni çıkmış Japonya, Kore, hatta İtalya ve İspanya’dan bile daha ilerideydi” derdi.

Yoksulların, yetimlerin, hastaların, çocukların ve sokak kedilerinin en büyük dostuydu benim dedem. Pazara portakal almaya gittiğimizde en kıyıdaki köşedeki satıcıdan portakal alırdı. Ucuz olduğu için değil, ‘Ortadakiler kendilerini zaten kurtarır, biz kıyıdakileri kurtaralım’ derdi. Yardım elini uzatmadığı çok az kişi vardır. Tek başına Kızılay şubesi gibiydi benim dedem. Trakya, İstanbul, Bandırma, Gölcük, Kütahya ya da Eskişehir’den gelen hastası olan akrabalar bizim evde kalır, gündüz de dedem işi gücü bırakır onlarla birlikte hastaneye giderdi. Ankara hastanelerinde tanımadığı başhekim, doktor, hemşire ya da hastabakıcı yoktu. Her kapıyı çalar, her kapalı kapı onun için açılırdı. Hastaneye gitmeden dükkandan mutlaka mevsime göre kutu kutu dondurma, beze, acıbadem, un kurabiyesi, prenses pasta, Alman pastası, limonata, portakal suyu hazırladı doktorlara ve diğer görevlilere ikram etmek için. Hastane civarında tanıştığı şehir dışından gelmiş kimsesiz hastaları çok kez otele yerleştirmiş, karınlarını doyurmuştur. Çocukları ayrı severdi. Cebinde sürekli şeker olurdu onları sevindirmek için. Dükkana dört çocuk geldiğinde üçü dondurma alır, biri parası olmadığı için alamazsa, onu asla boş göndermez bir külah dondurma ikram ederdi. Pastanenin bir arka sokağındaki Fatih İlkokulunda okuduğum için bazen ansızın elinde kutularla derse gelir, öğretmenlere ve öğrencilere pasta ya da dondurma ziyafeti çekerdi. Yazın yola asfalt döken belediye işçilerine sürpriz limonata gönderirdi serinlesinler diye. Bu ikram karşısında işçilerin mutluluğunu ve şaşkınlığını görmeliydiniz. Sokak kedilerini de unutmazdı asla. Kasaptan bana ‘kedi ciğeri’ aldırır, sonra onları beslerdi Sevgi Sokak’taki imalathanemizin civarında. Sevgi Sokak…Tam da dedeme göre bir sokak adı değil mi?
Makedonca, Türkçe, Bulgarca, Boşnakça, Sırpça’yı çok rahat konuşur, Rusça ve Arnavutça’yı da konuşacak ve anlaşacak kadar bilirdi. Hatta biraz biraz da Macarca ve İtalyanca’dan anlardı, askerliğini Yugoslavya-Macaristan sınırında yaptığı için. Askerde yazıcı olarak yapan dedem, bu dönemde felsefe ve satranç dersleri almış. Yemeklerin inançlara saygı kapsamında, Hristiyan ve Müslüman askerler için iki ayrı kazanda pişirildiğini anlatırdı. Macar sınırında nöbet tutarken kulakları donmuş soğuktan, o yüzden her kış kulakları kıpkırmızı olurdu en ufak soğukta…

Bizim ailenin bütün erkekleri Makedonya’da iş imkanları sınırlı olduğu için ömürlerini gurbette çalışarak geçirmişler. Yugoslavya içinde Belgrad ve Saraybosna, dışarıda Bulgaristan, İtalya ve Almanya’da çalışmışlar. Pastacılık ve aşçılık yetenekleri ile ünlü olan Torbeşler gittikleri her yerde çalışkanlıkları ve yetenekleri ile kendilerini hemen belli edermiş. Büyük dedelerimiz Rusya ve Mısır’da bile çalışmışlar.
İkinci Dünya Savaşı öncesinde dedemin babasının Sofya’nın en işlek caddesinde iki tane pastanesi varmış. Durumları o kadar iyiymiş ki dedemin o zaman üniversitelerine denk Gymnasium’da gönderme imkanları bile varmış. Ancak ne yazık ki Sofya’nın Naziler tarafından işgal edilmesinden sonra, ne pastane kalmış ne de eğitim! Bizimkiler de Makedonya’ya geri dönmek zorunda kalmışlar.
O savaş yıllarında bizim köyden de Nazilere karşı savaşan ‘Partizanlar’ varmış. Hatta anlatılanlara göre Üzeyir amca ile bir arkadaşı esir düşmüşler, ancak 7-8 yıl sonra köye dönebilmişler. O yüzden bizimkiler Yugoslavya’da Partizan futbol takımını desteklemişler. Siyah beyaz renkli ve kartal amblemli olması sebebiyle, Türkiye’ye geldiklerinde de bütün aile Beşiktaşlı olmuş. O gün bugündür hepimiz Beşiktaşlıyız!…
Dedemin de gençlik yıllarında yolu gurbete düşmüş tüm yaşıtları gibi. Hem Saraybosna’da hem de Belgrad’da çalışmış. Pastane, restoran ve barlarda ekmek parası peşinde koşmuş. O yıllarda gördükleri ve yaşadıkları bizleri de çok etkiledi sonradan. Çünkü dedem sigara izmaritini yerden alıp içenleri, içki şişesinin dibini görüp ailesini dağıtanları gördükçe hem sigaradan hem de içkiden nefret etmiş. Gerçek bir ‘Yeşilaycıydı’ dedem hayatı boyunca ve çevresindeki herkese de bunu aşılamaya çalıştı.
İşte şimdi bir zamanlar genç bir Torbeş’in iş için gittiği Belgrad’ı yıllar sonra onun torunu olarak ziyaret edeceğim. Bekle beni Belo Grad…Bekle beni Beyaz Şehir.

Merhaba Beyaz Şehir
İstanbul ile Belgrad arası uçak yolculuğuyla bir saatten biraz fazla sürüyor. Neredeyse İstanbul-Ankara uçuş süresi kadar. Aslında işte bu kadar yakınız Balkanlara. Havalimanı çıkışında otobüs ile şehir merkezine geçtim. Otobüs dediğim de bildiğiniz bizim eski körüklü otobüslerden. İndiğim duraktan kalacağım hostele doğru yürürken ilk izlenimim, Belgrad’ın 1980’lerin Ankara’sını çağrıştırması oldu. Bulvarlar, bakanlık binaları, oteller, restoranlar, parklar, iş yerleri ile hareketli caddeler…Doğduğum kente benzettiğim için biraz daha sevdim Belgrad’ı şimdiden. Klasik Orta Avrupa şehirleri havası da var elbette.
Belgrad’a gelmişken eski Yugoslavya’nın efsane ismi, kral lakaplı, kadife sesli Şaban Šaulić’i dinlemeden olmaz elbette. Šaulić Almanya’daki bir konserinden sonra şoförünün kullandığı otomobil ile havaalanına giderken geçirdiği trafik kazasında 67 yaşında hayatını kaybetti. Nur içinde uyu Kralj!
Küçük ve temiz hostelime eşyalarımı bırakıp, kendimi yakınlardaki Knez Mihailova caddesine attım hemen. Burası bizim Tunalı Hilmi ya da Taksim İstiklal Caddesi gibi uzun ve hareketli bir cadde. Küçük ve sevimli kafelerde insanlar bir şeyler içerek dinleniyor. Belgrad’daki İnsanlar genel olarak sakin, sıcakkanlı ve yardımsever. İngilizce bilen gençler çoğunlukta.

Andriç ve Drina Köprüsü
Knez Mihalova caddesinde gezerken bir kitapçıda Ivo Andriç’in 1961 Nobel edebiyat ödülü almasını sağlayan Drina Köprüsü adlı eserini görüyorum. Bir köprü odağındaki romanda, Balkan coğrafyası, tarihi, politik gelişmeler, farklı kültürler, ortak acılar ve sevinçler ustalıkla anlatılmaktadır.
İletişim Yayınları kitabın tanıtımını şöyle yapmaktadır:
Andriç, Drina Köprüsü’nde, isyanların, salgınların, savaşların ve doğal felaketlerin gölgesinde Balkanlar’ın tarihini, eski Bosna’yı, orada yaşayan halkların paylaştığı hayatı ve bu hayatın milliyetçilikler çağında nasıl değiştiğini anlatıyor. Osmanlı yönetimi altında farklı toplulukların bir arada nasıl yaşadığını geniş bir görüşle ve incelikle, efsanelerle, masallarla zenginleştirerek resmederken, Andriç’in bize sunduğu ne müthiş bir uyum tablosu ne de mutlak bir zulüm hikâyesidir. Kimliklerin, dinlerin, devletlerin ve de her şeyin ötesinde, içinde insanların olduğu karmaşık ve zengin bir hayat anlatısıdır bu.

Ekşisözlük’te kitapla ilgili yapılan bir yorumda şöyle der: “Drina Köprüsü, eski Bosna’nın, orada yaşayan herkesin paydaş olduğu hayatına dair, bu hayatın milliyetçilikler çağında nasıl değiştiğine dair bir roman. Belki de bir romans demek lazım- bir millete, cemaate değil de bir ülkeye, bir vatana adanmış bir aşk romanı.”
Andriç’in ünlü romanından birkaç alıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum:
“Dünyanın bir tarafında bir yerde, bir piyango çekiliyor, savaş yapılıyor ve hepimizin alın yazısı da böylece uzaklarda belirtiliyordu.”
“Birlikte geçirilen bir felâket kadar insanları birbirine bağlayan hiçbir şey yoktur.”
Kahvemi içtikten sonra haritayı takip ederek kenti adımlamaya başlıyorum. İlk hedefim şehrin sembolü olan ünlü Kalemegdan. Adından da anlaşılacağı gibi bildiğiniz Kale Meydan. Tashmegdan da aynı şekilde Türkçe’den geliyor. Bazı kaynaklara göre Türkçe’den Sırpça’ya geçen kelime sayısı yaklaşık 8 bin. Yüzlerce yıl birlikte yaşamanın doğal bir sonucu olsa gerek. Belki de o nedenle 2011 yılında Amsterdam’da kanal üzerindeki bir köprüde bisiklet üzerinde fotoğraf çektirmek için ricada bulunduğum biri kadın üç Sırp, benim Türk olduğumu öğrenince çok mutlu olmuşlardı. İçlerinden biri fotoğrafımı çektikten sonra, iki elinin parmaklarını avuçlarında birbirine sıkıca kenetleyerek, ‘Bak’ dedi. ‘Siz ve biz böyle iç içeyiz. Kardeş gibi!’

O zaman da çok etkilenmiştim. Açıkçası beklemiyordum böyle sözleri. Tarihsel husumetler bir yana, özellikle Bosna Savaşı sonrası Sırplara karşı herkeste olduğu gibi bende de bir takım önyargılar vardı. Ancak her zaman söylediğim gibi bir ulus hakkında genelleme yapma tuzağına hiçbir zaman düşmemek lazım. Çünkü “önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan daha zor” ve başka ulusların bizim hakkımızdaki önyargılarından nasıl rahatsız oluyorsak, bizler de başkalarına karşı bu tür olumsuz tutumlardan uzak durmalıyız. Son dönemde iki ülke arasındaki iyi ilişkiler ve turizm de dostluk bağlarını güçlendirmiş görünüyor.
Kalemegdan’a doğru elimdeki haritayı takip ederken giderken, yolda bir satıcıya Makedonca bilmenin avantajını kullanarak doğru yönde olup olmadığımı sordum. Bana yönü tarif ettikten sonra, ‘Bulgar mısın?’ diye sordu. Şaşırdım ilk başta, ancak Makedonca ve Bulgarca gerçekten birbirine çok yakın diller. Türkiye Türkçesi ile Azerbaycan Türkçesi gibi neredeyse. Aksan farkı var sadece…






Sonunda saat kulesinin olduğu kapıdan ünlü Kalemegdan’a vardım. Surlardan içeri girince geniş yeşil alanlar, asırlık çınarlar, bakımlı bahçeler, güller, büfeler ve hediyelik eşya standları karşıladı beni. Şehrin gürültüsünden uzak, huzur veren bir yer burası. Emekliler, turistler, çocuklarını gezdiren anne babalar, gençler hepsi bir arada. Sakin adımlarla, acele etmeden, plan yapmadan yaptığım yürüyüşlerden hep çok keyif almışımdır. Şimdi de bu tarihi kalenin surları içinde de aynı hazzı duyumsuyorum. Genelde eski bir bina ya da tarihi yapıyı gezerken aklıma düşen o malum sorular üşüşüyor yine: “Kim bilir 300 yıl önce kim yürüdü şimdi benim yürüdüğüm bu yerden? Bu surları ilk kim aştı acaba? Bu kaleden son çıkan askerin torunları günümüzde nerede yaşıyor acaba? Surların hemen yanındaki şu eski binanın ilk sahipleri kimlerdi?” Hep böyle değişik sorular geliyor aklıma nedensiz yere.
Tuna’ya tepeden bakış: Kalemegdan
Derken karşıma Osmanlı döneminden kalan bir türbe çıkıyor. Sonradan öğrendiğime göre Damat Ali Paşa türbesiymiş. Ruhuna bir selam gönderdikten sonra kalenin Tuna nehrini gören burçlarına doğru seğirtiyorum.
Varış noktasında beni harika bir manzara karşılıyor. Tuna ve Sava nehirlerinin kesiştiği noktayı tepeden izliyorum keyifle. Burada hem manzaranın tadını çıkartıyorum hem de yorgunluk atıyorum. Bir yandan da fotoğraf çekiyorum elbette.

Belgrad Gezi Rehberi web sitesinde bu bölge ile ilgili detaylı bilgileri okuyabilirsiniz:
Kalemegdan, Tuna ve Sava nehirlerinin buluştuğu noktada yükselen bir tepede yer alıyor. Geniş bir alana yayılan Kalemegdan, tarihi Belgrad Kalesi’nin yanında, Osmanlı’dan kalan eserlere ve geniş parklara da ev sahipliği yapıyor. Belgrad Kalesi’ne giriş çıkışı sağlayan kapılardan birinin adı Stambol Kapija yani İstanbul Kapısı. Surlarla çevrili alana bu kapıdan giriliyor. Saat kulesini geçince, karşınıza “Mora Fatihi” olarak bilinen Damat Ali Paşa’nın türbesi çıkıyor. Burada, Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın 1578’de yaptırdığı bir de çeşme bulunuyor. Çeşmeyi arkanızda bırakıp biraz daha ilerleyince, gözleriniz muhteşem bir şehir manzarasıyla ve yeşille şenleniyor. Tabii ruhunuz da. Yaklaşık iki milyonluk bir kent olup da, doğayı bu kadar iyi korumuş olmak ve onunla bir arada yaşamayı başarmak, Belgradlıların dünya ile kurdukları ilişki hakkında da çok şey anlatıyor.


Gerek Kalemegdan gerekse kentin diğer tarihi ve turistik noktalarında çok sayıda Türk ile karşılaştım. Belgrad hem vizesiz erişim imkanı hem yakın olması hem de uygun bütçeli oluşu açısından Türk turistler çok cazip bir destinasyon oldu son dönemlerde.




Suriyeli mülteciler açısından da o dönemde (2015 yılında) önemli bir geçiş noktasıydı Belgrad. Savaştan kaçıp, Türkiye ve Yunanistan üzerinden Batı Avrupa’ya giden yolun önemli duraklarından biriydi kent. Özellikle de tren istasyonu çevresindeki parklarda çok sayıda derme çatma çadırda zor şartlar altında kalan insanları görmek yürek burkucuydu ki bu insanların dramatik hayat hikayelerini çok kez haberleştirmiştim UNICEF Türkiye’de çalışırken. Gerek kamplarda gerekse Hatay, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin, Adana, Mersin ve Osmaniye’nin kenar mahallerinde kalan Suriyeli çocuklar ve gençleri o kadar çok dinledim ki… Onları unutmak mümkün değil!
Belgrad’daki Kumkapı: Skadarlija
Belgrad’da Türkler ve Suriyeliler sonrasında dikkatimi çeken bir grup daha var, onlar da sokak müzisyenleri. Zaten cıvıl cıvıl olan caddeleri neşeli ezgileri ile bir de bu müzisyenler şenlendiriyor. Onlara hem Knez Mihailova caddesinde hem de ‘Belgrad’ın Kumkapısı’ olarak adlandıracağım tavernaları ile ünlü Skadarlija’da rastladım ve çoğu kez durup kulak verdim. Benim için tüm müzik türleri bir yana Balkan müzikleri diğer yana. Hele o akordiyon yok mu? Hayatımda en çok hayıflandığım şey bir müzik aleti çalamamaktır. Küçükken ilkokulda iyi flüt çalardım oysa ki…Ancak sonradan notaların hiç bana göre olmadığını anladım. Yine de akordiyon çalabilmeyi gerçekten çok isterdim.

Skadarlija’da fesli ve bıyıklı bir asker logosu olan Kapetan Koca Putuje isimli restorana oturup kendi çapımda bir ziyafet çektim tek başıma. Masa masa dolaşan müzisyenleri dinleyerek ve etrafı gözlemleyerek geçirdiğim, çok keyifli bir yaz akşamı olarak hatırlıyorum o akşamı. Zaten kentin hiçbir noktasında kendimi hiç huzursuz hissetmedim. Türk turistlere zaten oldukça alışmış Belgrad halkı. Skadarlija’da bir de Üç Şapka anlamına gelen Tri šešira Restoranını çok methettiler. Bir dahaki sefere umarım orada yemek yeme şansım olur.
Söz yeme içmeden açılmışken, en çok içilen biraları Jelen, Niksicko ve Lav. İçimi kolay güzel biralar. Bir de ‘rakija’ dedikleri ünlü erik rakıları var. Bu arada tesadüfen önünden geçtiğim bir barın ismi gülümsetti beni: Brat Che. Tahmin edeceğiniz üzere; Slav dillerinde brat, erkek kardeş demek. Ayrıca, pasta & pizza için Pekera’ları mutlaka ziyaret edin derim. Bu mekanlarda çeşit çeşit tatlı, yaş pasta ve keki burada tadabilirsiniz.




Benim orada olduğum dönemde 1 Euro 120 dinara denk geliyordu. Birkaç ürünün fiyatını verirsem daha iyi anlaşılacaktır. Su 45 dinar, bira 160-240 dinar, 3 kaşık dondurma 300 dinar. Akşam yemeğinde ise çorba, salata, köfte, rakija ve bira için 1400 dinar ödemiştim. Hostelde ise özel odanın bir gece fiyatı sadece 20 euro idi. Bu arada hostelin güleryüzlü ve yardımsever genç resepsiyon görevlilerini de anmadan geçemeyeceğim.

Belgrad’daki son günümde Tito ve Nikola Tesla müzelerini ziyaret etmek istiyordum ancak her iki müzenin de Pazartesi günleri kapalı olduğunu öğrenince hayal kırıklığına uğradım. Dünya genelinde müzelerin genelde Pazartesi günleri kapalı olduğunu bildiğim için kendime de kızdım doğrusu . Özellikle Tesla Müzesi’ni çok merak ediyordum. Önüne kadar gidip, içerisini görmesem de dışarıdan görüp bir iki fotoğraf çektim en azından.




Şimdi Belgrad notlarım arasında yer alan birkaç anektodu olduğu gibi sizlerle paylaşmak istiyorum: Taksilerden uzak dur! ABD hava operasyonunda ölenler için protesto pankartı. Duvarlarda grafitiler yaygın. Gece otobüsleri. Gece sokakta tek başlarına rahatça yürüyen kızlar. Havalimanında THY reklam panosu. Havaalanına girişte tek x-ray cihazı. Belgrad’ı gezmek için 3-4 gün yeterli diye düşünüyorum.
Bekle beni Saraybosna
Belgrad’da geçirdiğim iki gece üç günden sonra şimdiki durağım güzeller güzeli Saraybosna. Çocukluğumdan beri hep görmek istediğim yerlerden biriydi ‘Sarejevo’. Dedemin izinde gidiyorum yine. Onun yıllar önce hayatının bir bölümünü geçirdiği şehirleri görmek, onun yürüdüğü yollarda tekrar yürümek beni heyecanlandırıyor.

Belgrad’dan özel bir minibüs ve içinde benimle birlikte beş yolcu ile düşüyoruz yollara. Önce ovalardan, sonra yemyeşil ve dar dağ yollarından geçiyoruz. Sırbistan – Bosna&Hersek sınır kapısı küçük ve birkaç polisin görev yaptığı bir yer. Aracı ve eşyalarımızı aramadılar bile. Şoför pasaportlarımızı aldı, bizler araçtan inmedik. İşlemleri tamamladı ve yola devam ettik. Sınırı geçtikten sonraki yerleşim yerlerinde kiliseler dikkatimi çekti hemen. Burası Bosnalı Sırpların yoğun olduğu yerleşim yerleri anlaşılan. Hatta hala BM askerlerinin nöbet tuttuğu bazı köylerden de geçtik.

Saraybosna’ya doğru çok keyifli bir yolculuk oldu benim için. Dağları, ormanları, dereleri izlemeye doyamadım. El değmemiş bakir bir doğa sizi selamlıyor her köşede. Derken bir zamanlar Sırp kuşatmasındaki tepelerden aşağı doğru süzüldük virajlı yollardan ve güzel Saraybosna’ya vardık. Yol boyunca kulaklarımda hep Halid Beslic’in ünlü Sarajevo Grade Moj (Saraybosna Kentim Benim) şarkısı vardı. Dinlerken hem duygulanıyordum hem de heyecanım katlanıyordu. Ruhumu coşturan şarkılardan biri de kesinlikle de bu şarkıdır.
Şehir merkezindeki buluşma noktasında beni kiraladığım apart daireye götürecek emlakçı Vedrana geliyor patenleriyle. Sarışın ve oldukça uzun boylu bir kadın. Biraz sohbet ediyoruz yol boyunca. Dairem oldukça modern, konforlu ve çok merkezi bir konumda, Saraybosna katedraline 5 dakika yürüme mesafesinde. Bu stüdyo daire için geceliği 40 Euro karşılığı anlaştım.


Saraybosna merkezi bana bizim Üsküp’ü hatırlattı. Çarşı tam bir Osmanlı çarşısı, camiler, medreseler, hamamlar, çeşmeler, bedestenler… Bana göre Osmanlı izlerini günümüzde en iyi taşıyan, en güzel korunmuş çarşılar Üsküp ve Saraybosna’da bulunuyor. Özellikle Üsküp’te Türkçe bilen esnaflarla sohbet etmek de ayrı bir keyif.
Tarih kokan Başçarşı

Her köşesi tarih kokan Başçarşı’da gezerken ilk bakışta göze çarpan yapılar Gazi Hüsrev Bey Camisi, Gazi Hüsrev Bey Medresesi ve Kütüphanesi ile Başçarşı Sebili oluyor. Sırayla hepsini ziyaret ediyorum. Özellikle Sebil çevresinde müthiş bir huzur duyuyorsunuz. Hatta sebilin üstünde uçan güvercinler size geçmişten mesajlar getirecekmiş gibi bir hisse kapılıyorsunuz diyebilirim. Sebilin hemen yanındaki kafelerden birinde bir yorgunluk kahvesi içip, öylesine etrafı izliyorum…Dünyanın belki de en mutlu güvercinleri burada galiba diye de düşünmeden edemiyorum.
Minarelerinden
Ezan sesleri gelir
Bir çiçek açar
Saksısında
Bir evin
Penceresinden.
Başçarşı’da
Dilleri çözülür
Güvercinlerin
İlkyazda
Saraybosna’da.
(Kosovalı şair Arif Bozacı)












Başçarşı’da kalabalıklardan sıyrılıp Arnavut kaldırımlı arka sokaklarda yürümeyi unutmayın elbette. Ara sokaklarda gezerken, Galatasaraylı eski futbolcu Tarık Halilodzic’in restoranını da gördüm. Hala Türk ve Galatasaray bayrakları ile süslü bir mekan burası. Özellikle Başçarşı’da Türk ve Arap turistlerin yoğunluğu hemen göze çarpıyor. Restoranlarda yer bulmak kolay değil ve publar öğlen bile tıka basa insan dolu.
Şimdi gelin Boşnakların dünyaca ünlü seslerinden biri olan efsane sanatçı Saffet Isovic’e kulak verelim: Sarajevo, behara ti tvoga
Katoliklerin ünlü İsa’nın Kalbi Katedrali şehrin görülmeye değer yapılarından biri. Gotik tarzı ile göze çarpıyor. Önündeki meydan ve etrafındaki kafeler hem buluşma noktası hem de dinlenip soluklanmak için ideal. Bu kafelerden birinde UNICEF Türkiye’nin eski temsilcisi sevgili Ayman Bey ile buluşup, anılarımızı tekrar canlandırıyoruz. Benim orada bulunduğum dönemde kendisi UNICEF Bosna Hersek Temsilciliği görevini yürütüyordu.




Sırtınızı Katedrale verdiğinizde sol taraf Başçarşı’ya çıkıyor, sağdan devam ettiğinizde ise şehrin ana caddelerinden birine ulaşıyorsunuz. İşte tam o köşede 2011 Sönmez Ateş Anıtı’nı göreceksiniz. Ferhadiye ve Tito Caddesi’nin birleştiği yerde görebileceğiniz bu ateş, II. Dünya Savaşı’nda Saraybosna’nın kurtuluşu için mücadele eden asker ve sivil kurbanların anısına 1946 ‘da yapılmış.

1990’lardaki Bosna Savaşı kurbanları için de Saraybosna halkı özelinde tüm Boşnakların yüreklerindeki o ateşin hala yandığını söylemek lazım. O zalim savaşın izlerini hala sokaklarda görmek mümkün. Kuşatma altında yıllarca kalan kentin ana caddelerindeki evlerin duvarlarında kurşun izleri hala duruyor.
Sönmez Ateş
Tam da bu noktada Boşnakların birliği ve geleceği için mücadele eden ‘Bilge Kral’ Alija Izetbegović’i ve acımasız savaşta hayatını kaybeden tüm masum sivilleri saygıyla anıyorum. Seyahat günlerim sınırlı olduğu için çok istediğim halde Srebrenitsa’yı ziyaret edemedim. Bir dahaki sefere mutlaka gidip, onları mezarları başında anmak istiyorum.

Madem konu tarihten açıldı, Latin Köprüsü’nü anmamak olmaz. Tarih derslerinden hepimizin çok iyi hatırlayacağı gibi I.Dünya Savaşı’nın çıkış nedeni olan Avusturya-Macaristan Prensi’nin suikast sonucu öldürüldüğü yer olması ile tanınıyor Miljacka nehri üzerindeki bu köprü.

Bosna Hersek’in resmi para birimi Bosna-Hersek Konvertibl Mark ve sembolü KM ve BAM. Benim orada bulunduğum tarihlerde, 1 Euro 1,9 KM ediyordu. Boşnak böreği 1 KM, su 1 KM, bira 2-3 KM civarındaydı. Bizdeki 1,5 porsiyona denk gelen enfes köfte için 7 KM ödedim. Tıpkı Üsküp’deki köfteler gibi oldukça lezzetliydi. Buralarda cevabi diyorlar genelde. Saraybosna’ya giderseniz cevabi yemeden dönmemelisiniz. Ünlü Boşnak böreklerine ben zaten çocukluğumdan beri aşinayım. Maznik, zelanik, kofçanik vs.


Buradakiler biraz daha farklı, bu sayede yeni tatlar keşfetmiş oldum. Orada bulunduğum her sabah kahvaltımı ayran eşliğinde bu nefis böreklerle yaptım. Öğle yemeklerini ise Cevabzdinicia (Köfteci) ve Burgerzdinicia (Burgerci) mekanlarında uygun bütçe ile aradan çıkartabilirsiniz.



Şimdi bir de Haris’e kulak verelim hep birlikte. En sevdiğim Boşnak parçalarından biri: Mustuluk…
Mostar’a doğru
Bir sonraki gün otogardan Mostar’a giden otobüslerden birine biniyorum ayrı bir heyecanla. Yaklaşık üç saat süren yol adeta görsel bir şölen gibi. Doğa manzaralarının sizi büyüleyeceğini garanti edebilirim. Makedonya’daki Tetova – Prizren yolu ya da Doğu Karadeniz’deki yeşil dağ yolları gibi nefes kesici. Yeşil dağlar, turkuaz renkli nehirler ve göller sizi mest edecek. Nehirlere paralel dar vadi yollarında ilerlerken sık sık tünellere girip çıkıyorsunuz. Dışarı bakmaktan biraz kestirmeye fırsat bile bulamayacaksınız.


Mostar’ın küçük otogarında otobüsten indikten sonra, kalabalığı takip ederek köprüye doğru yürümeye başladım. Yol boyunca göreceğiniz camiler ve mezarlıklar sizi epey hüzünlendirecek. Bir cami bahçesindeki mezarlığı ziyaret ettim ağır adımlarla. Mezarlıklar genel olarak çok bakımlı, düzenli, temiz, taze ve renkli çiçeklerle süslü. Her bir mezar taşındaki isime ve doğum-ölüm tarihine dikkat kesiliyorum. Kimi 17 yaşında, kimi 23 yaşında… Bazı evlerin duvarlarında savaşın izleri olan kurşun delikleri hala duruyor ne yazık ki. Savaşlara, savaş çıkartanlara, savaşları destekleyenlere ve savaşlardan çıkar sağlayanlara lanet okuyorum bir kez daha.
“Ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir.” diyen Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü bir kez daha minnetle ve hürmetle anıyorum.



Bu arada savaş karşıtı kara komik bir film önermek isterim: No Man’s Land. Türkçe’ye ‘Tarafsız Bölge’ ismiyle çevrilen bu filmde gerek savaşan tarafların anlamsız aşırı milliyetçilik kavgaları, gerek seyirci konumundaki BM Barış Gücü, gerekse sansasyon peşindeki uluslararası medya yerden yere vuruluyor. Film, her şeyden öte savaşın her iki taraftan da sıradan insanların hayatlarını nasıl mahvettiğini de gözler önüne seriyor.
Yola devam ederken, karşı yakada kente hakim bir tepedeki devasa haç ve kilise kulesi dikkatimi çekiyor. Tıpkı Üsküp’te dikilen haç gibi kentin her noktasından görünüyor. Anlamsız bir gövde gösterisi olarak yükseliyor adeta. Ancak etnik ve dinsel kimliklerin hala çok önemli olduğunun ve şimdilik hasıraltı edilse de gerilimlerin kısmen devam ettiğinin bir göstergesi olması açısından kayda değer.

Asırlık Arnavut kaldırımlı yollar ve iki katlı bitişik nizam taş binalar arasından Neretva nehrini göreceğim bir noktaya ulaşıyorum. Sağ tarafımda kalan nehrin üzerinde bir gerdanlık gibi duran Mostar Köprüsü görünüyor az ileride. Hayatımda en çok görmek istediğim noktalardan birindeyim.

Tadını çıkarta çıkarta izliyorum bir süre yerimden kıpırdamadan. Sol tarafta camilerden yankılanan ezan sesleri, sağ tarafta kiliselerden gelen çan seslerine karışıyor. Köprünün etrafındaki küçük, şirin, masalsı evlerde 100-200 yıl önce yaşayan insanları merak ediyorum yine. Ne mutlu onlara ki böyle güzel bir yerde tüm farklılıklara rağmen bir arada kardeşçe hayat sürmüşler…

Neretva’nın soğuk sularında
Yükseklik korkum yüzünden köprünün üstüne geldiğimde bacaklarım hafiften titremiyor değil. Köprüden aşağı kendini Neretva’nın derin ve soğuk sularına bırakan cesur gençlere de imrenmedim desem yalan olur. Bu gençlerin birkaç kare fotoğrafını çekip, kendimi karşı yakaya atıyorum hemen.










Çeşit çeşit hediyelik eşya dükkanlarının önünden kıvrıla kıvrıla inen taş basamakları takip ederek, masalsı evlerin arasından ve küçük taş köprülerden geçip nehir kenarındaki geniş düzlüğe ulaşıyorum. Buradan da küçük kayaların üstene atlayarak, bir düzlüğe havlumu seriyorum. Neretva nehrinde yüzmeyi kafama önceden koyduğum için mayomu yanımda getirmiştim. Önce bir süre güneşlenip, yüzenleri izliyorum ve kendimi hazırlıyorum. Yaklaşık yarım saat sonra kendimi buz gibi, tertemiz ve mavi&yeşil sulara bırakıyorum.






Hem soğuk suda yüzme hem tarihi ambiyans dolayısıyla daha fazla endorfin ve serotonin hormonu salgılıyorum muhtemelen. İyi ki hayattayım iyi ki geziyorum dediğim anlardan birini yaşıyorum. Sudan çıkıp bir süre güneşlenip kuruduktan sonra, hatıra fotoğrafları çekiyorum. Bulunduğum noktanın bir diğer güzel yanı da köprüden atlayanları bu noktadan çok daha net görebiliyorsunuz.

Aynı yoldan dönerken biri Ankaralı olan üç Türk bisikletli genç ile karşılaşıyorum. Biraz sohbet biraz fotoğraf çekiminden sonra kendime mükellef bir öğle yemeği ziyafeti çekiyorum. Restoranın sahibi kadın ile Makedoncam ile sohbet ediyoruz çat pat anlaşarak. Sonra da tekrar otobüsle Saraybosna’ya dönüyorum. Ertesi gün de yine özel minibüs ile Belgrad’a dönüyorum.





Kısa ama güzel bir gezi oldu. Daha önce gittiğim Makedonya ve Kosova’dan sonra Sırbistan ve Bosna & Hersek’i görmüş oldum. Karadağ ise bir başka geziye kaldı.
İlk fırsatta tekrar görüşmek üzere Balkanlar’a bir kez daha veda ediyorum. Veda şarkımız Nada Topcagic’ten ‘Jutro je’ ile olsun.
Uz tebe sam htela ljubav biti
Crne oči mesto vina piti
Uz tebe sam htela ostariti!
Jutro je, jutro je
Kad te nema bolje
Da se nisam ni probudila
Nema mesta na jastuku
Koje nisam ljubila
Zeljo moja, željo moja
Zeljo moja!
Senin sevgilin olmak istemiştim
Siyah gözlerinin olduğu yerden şarap içmek istemiştim
Seninle yaşlanmak istemiştim
Sabah oldu, sabah oldu
Burda olmadığında olduğu kadar
Hiç güzel uyanmamıştım
Yastığımda yer yok
Öpmediklerim için
Arzuladığım, arzuladığım
Arzuladığım.
https://www.youtube.com/watch?v=pfknDbO-nUo
(Ağustos – Eylül 2015)
Not 1: Balkanlar ve Limonata filmi hakkındaki diğer yazımı meraklıları için buraya bırakıyorum:
Limonata filmi üzerine Sosyal Antropolojik bir çözümleme
Not 2: Ailem ile ilgili TRT Avaz’da yayınlanan Gönlümün Avazı programındaki Makedonya Göçmenleri bölümünü de izlemenizi öneririm.

Uzun ama bir kadarda okuması keyifli, öğretici bir yazı olmuş. Elinize sağlık. Çok teşekkürler.
Merhaba, güzel yorumunuz için çok teşekkürler. Evet, biraz uzun farkındayım ama içimden geldiği gibi yazıyorum. Uzun olur, okuyucu sıkılır, yarım bırakır kaygısı taşımıyorum açıkçası. Belki de üç ayrı gezi yazısı olarak düşünülebilirdi fakat o zaman da yazının genel bütünlüğü kaybolurdu. Tekrar teşekkür ederim.
Bir Selanik göçmeni olarak ata toprağına gidebilenleri hep gıpta ile takip ediyorum. Çok güzel ve keyifli bir zaman geçirdim. Hele ki müziklerin tınısıyla birleşince su gibi aktı gözümün önünden yazdıkların. Devamını bekliyorum.
Serhatçım beğenmene çok sevindim. Evet, müzikler, filmler ve kitaplar ile bu tür gezi yazılarını zenginleştirince daha keyifli oluyor. Çok teşekkürler güzel yorumların için. Sevgiler.