Sıkıcı Florida’dan renkli Floridita’ya

Annemin vefatından 8 ay sonra, 2015 yılının Kasım ayında, tüm işi gücü ve evi barkı bırakıp, yerleşme hayaliyle gittiğim Miami ve genel olarak Florida eyaletiyle ilgili bazı gözlemlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bu kararı aldığımı öğrenen UNICEF’teki Amerikalı arkadaşlarımın ilk sorusu hemen ‘Neden Florida?’ olmuştu. Kuzenimin orada yaşadığını ve uyum sağlama sürecinde bana yardımcı olacağını düşündüğümü söylediğimde, Florida’nın yaşamak için pek de uygun bir eyalet olmadığını söylediklerinde şaşırmıştım açıkçası.

 

İklimi, doğası, kozmopolit yapısı, okyanus kenarında olması, Latin etkisiyle renkli ve hareketli yapısı ile bana göre Amerika’da Kaliforniya’dan sonra yaşanacak en ideal yerdi oysaki! Zaten çocukluğumda atlasa bakıp hayaller kurduğum dönemlerde, gözüm hep bu iki noktaya takılırdı.IMG_1427

Her neyse, Londra aktarmalı uçağım beni ABD’nin en güneydoğusundaki eyalete ulaştırdı. Kuzen beni Miami Uluslararası Havalimanı’nda karşıladı ve onun arabasıyla 40 mil kuzeydeki Boca Rotan’a doğru yola çıktık.

Ekşisözlük yazarı cedilla’dan öğrendiğimize göre: “Boca Raton, ismini İspanyolcadan almaktadır ve kelime anlamı “farenin ağzı”dır. Aslında burada bahsedilen ağız, lagünün ağzıdır, “fare” anlamına gelen raton da, mecazi olarak “korkak hırsız” anlamında kullanılmaktadır. “Hırsızlar Koyu” anlamına gelen Boca Ratones, ilk kez on sekizinci yüzyıla ait bir haritada, Miami’de, Biscayne Bay bölgesinde bir koy için kullanıldı. On dokuzuncu yüzyılın başına gelindiğinde, bu ifade, yanlışlıkla, ağzı o tarihte kapalı olan Boca Raton Gölü için kullanılmaya başladı. 1920’lere doğru ise, kelimenin sonundaki “-es” çoğul eki zaman içinde yok oldu ve günümüzdeki halini aldı.”

IMG_1494

Boca Raton günleri

1920’lerde Minzer isimli zengin bir Musevi bir işadamı döneminde gelişen Boca Raton’un doğu bölgesinin merkezinde Minzer Park bulunur. Parkın bir köşesinde Minzer’ın omzunda maymunu ile bir heykeli yer alıyor. Çevresinde butikler, restoranlar, kafe barlar ve küçük bir tarih müzesi var.

Bu arada bu yazıyı hazırlarken öğrendiğim yeni bir bilgi beni şaşırttı: Bocahistory web sitesine göre; IBM, 1967 yılında bilgisayar üretim merkezlerinden birini Boca Raton’a taşımış ve pazara sunduğu ilk kişisel bilgisayar burada geliştirilmiş.

Boca Raton’un ismine ve Miami’ye olan yakınlığına aldanıp, burada Latin nüfusun yoğun olduğunu düşünmeyin sakın. Ağırlıklı olarak zengin ve orta üst sınıf beyaz Anglo-Sakson Amerikalılar ve Yahudi toplumu yaşar. Latinlere ise genellikle şu gruplardan oluşur: Florida Atlantik Üniversitesi başta olmak üzere çevredeki üniversitelerde ve dil okullarında okuyan yabancı öğrenciler…Sahilde ya da alışveriş merkezlerinde karşılaşacağınız zengin Brezilyalı turistler…Marketlerde kasiyer, restoran ve kafelerde garson ya da inşaatlarda işçi olarak çalışan onurlu Meksikalılar…

İnsanları genel olarak kibar ve güler yüzlüdür. Sokakta yürürken yanınızdan koşarak geçen biri size selam verir mutlaka. Kasiyerler ‘merhaba nasılsınız’ diye hal hatır sorar. Biraz kibarlıktan biraz da artık alışkanlıktan… Verdiğiniz cevap onu pek ilgilendirmez ve öyle bizim alışkın olduğumuz esnaf sohbetine dönmez elbette.

Biri deniz kıyısında paralel geçen Road 1 (ABD’nin ilk otobanıdır ve en güneydeki Florida’dan en kuzeyde Kanada sınırına kadar uzanır) diğeri kentin tam ortasından geçen ünlü Road 95 ve son olarak en batıdan geçen Turnpike olmak üzere üç büyük otoban, bu otobanlara dikey ve yatay şekilde konumlandırılmış devasa bulvarlar yer alıyor. Her şey o kadar simetriktir ki sinir bozucudur.

Büyük ve lüks villalardan oluşan siteler, uçsuz bucaksız golf sahaları, devasa yeşil alanlar ve parklar, yeşil alanlarda birer yılan gibi kıvrılan sulak alanlar inanılmaz bir genişlik hissi veriyor. Aşırı bir zenginlik göze çarpıyor! Okyanus tarafında sonradan yapılan kanalları kullanarak, lüks malikanelerinin önüne lüks teknelerini bırakanları görürsünüz. Başta şaşırırsınız biraz ama sonra alışırsınız. Ama düşünmeden de edemezsiniz. Sadece bu bölgedeki servet ile Afrika’daki kaç aç çocuğun hayatını kurtulabilir diye…

IMG_0486

Caddelerde Ferrari, Porche, Maserati, Ford Mustang görmek son derece doğaldır. Ancak kötü de olsa bir arabanız yoksa burada adeta bir hiçsinizdir! Bir yerden bir yere yürümek neredeyse imkânsızdır! İlla ki arabanız olacak.

UBER dışında bildiğimiz ‘sarı taksiyi’ çok nadir görürsünüz. Şehir içi otobüs ise belli noktalardan belli saatlerde geçer. Saatlerini bilmeniz şart, yoksa çok beklerseniz. Otobüsü yakaladığınızda da işçiler, göçmenler, siyahlar, biraz da öğrenciler oturur yan koltuğunuzda çoğunlukla.

IMG_1294

Boca Raton’da kendinizi kelimenin tam anlamıyla “Truman Show” filminin platosunda hissedersiniz. Sanki tüm bu mekanlar bir film seti, tüm karşılaştığınız insanlar da birer aktör ya da aktris. Hayatımın iki buçuk ayını geçirdiğim bu kasabayı ‘Huzurevi’ ya da “Waiting Room of Heaven” diye tanımlayanlar az bile söylemiş! Resmi rakamlara göre yaş ortalaması 67 dediler ama ben diyeyim 77 siz deyin 87! Arkadaşımla ilk hafta bir bara gidelim dedik. Yan masadaki dört teyzenin en genci 78-79 yaşındaydı. Biz şoku daha atlatmadan bir dede elinde yürüteci ile içeri girince kendimizi dışarı zor attık. Caddelerde kırmızı üstü açık Porsche kullanan beyaz saçlı ihtiyar delikanlıyı görünce durumu daha iyi idrak ettik.

Tüm hayatını Arkansas, Missisipi, Alabama, Oklahama, Arizona ve Nevada gibi sıradan eyaletlerde sıradan işlerde geçiren sıradan orta sınıf Amerikalılar için emekli olunca yerleşme hayalleri kurulan yerdir burası. Onlar için yaşlılıkta yerleşilecek ‘Ege kasabasıdır’ yani! Sadece burası için değil, tüm Florida kentleri ve kasabaları için geçerlidir bu durum elbette.

Yeryüzündeki sahte cennet!

Boca Raton sakindir, huzurludur, güzeldir lakin inanılmaz sıkıcıdır. Huzur arayan bizler ise resmen huzurdan boğulduk! Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü kitabında yazdıklarında ne kadar da haklıymış:

“Papa’nın cennetine inanmayan
Giordano Bruno’nun anısına…

İlk insan ve ilk peygamber Adem, günah işlemeyi cennette yaşamaya yeğlemiştir; yaşamın değişkenliğini, sıkıcı tekdüzeliğe yeğ tutmuştur. İnsan imgeleminde cennet, hiçbir zaman çok ilginç bir yer olmadı. Hayal gücümüzü harekete geçirmedi, geçiremez de. Dante’nin İlahi Komedyasında, Inferno’da (Cehennemde) ve bir dereceye kadar Araf’ta, hayal gücümüz sınırsızca çalışır, hayal kurmanın sonsuz özgürlüğünü tadarız. Öte yandan, Dante’nin Cennet’i alabildiğine sıkıcı bir yerdir. Öylesine sıkıcıdır ki, okumuş olanların pek azı onu anımsar.”

Yalnız ressamı, sanatçıyı değil, bizleri, yani seyircileri de en çok büyüleyen şey cennet değil, cehennemdir. Bunun için, Bosch’un Prado’daki triptych’ini (üç kanatlı resmini) hatırlamak yeterli. Her gün onun önünde toplanan kalabalık, cehennemi seyretmek için itişip kakışır. Cennetin sıkıcı tekdüzeliğini seyretmeye meraklı olanlarsa pek azdır. Müze ziyaretçileri cennete şöyle bir göz atar, pek çoğu da ona bakmaz bile.

Kilisenin egemenliğine, hiyerarşisine ve katı inançlarına boyun eğmek zorunda olan sanatçı için, kendi dünyasını yansıtma olanağı yok gibidir. O, bir yaratıcı olarak gücünü ancak cehennemde gösterebilir. Kutsal figür ve sahneleri resmederken kendini sınırlar, cehennemi çizerken ise sınırsızdır, özgürdür, düzenin duvarları yoktur.”

IMG_1404

East Boca tarafındaki en “hareketli” yer olan Minzer Park’taki Biergarten ve Black Rose Irish Pub bize biraz nefes aldırsa da yine de iç sıkıntımıza merhem olamadı! Bu arada, sahilde oturup bir bira içemezsiniz! Yasak! E hani özgürlükler ülkesiydi burası? 

Yıllarca bizi televizyon dizileri ve sinema filmleri ile nasıl da uyutmuşlar! Kendimizi evde içkiye verdik iki ay boyunca. Arkadaşım Akın bir kasa bira, ben ise iki şişe şarap ile kafayı çektik her akşam bu yapay cennette son bir ayda.

Bizde Akdeniz ruhu var kardeşim! Bu kadar aşırı huzur bizi bozar! 20 dakika kuzeydeki sevimli Delray de olmasa hiç çekilmez. Boca Raton’daki aşırı sakinlik devamlı içki alışkanlığına neden olabilir. Benden söylemesi!

Amerika’ya yerleşmek ile ilgili ya da neden yerleşmekten vazgeçtiğim ile ilgili çok soru geliyor. Bu konuyu ayrı bir yazıda ele almaya karar verdim. Bunun için biraz daha beklemeniz gerekecek.

Miami rüyasının çöküşü

Boşver Boca Raton’u ve E2 vizesini bize Miami’yi anlat derseniz ise yine pek iç açıcı şeyler yazamayacağım. Ne Miami Vice dizisi ne de Acun Ilıca’nın ünlü South Beach röportajlarında anlatıldığı gibi bir dünyanın olmadığını söylemeliyim öncelikle.

Tamam ihtişamlı gökdelenlerin yer aldığı ünlü Biscayne ve Brickell bulvarları, Bayside olarak anılan marina bölgesi, ünlü South Beach ve Little Havana gibi güzel yerleri yok değil. Lüks bir tatil için çok paranız varsa gayet iyi eğlenebilirsiniz. Ancak gezmek için en fazla birkaç gün yeterli olur.

IMG_1749

Miami Hop On-Off Bus Tour adı verilen üstü açık otobüsler ile gün boyunca dilediğiniz yerde inip, dilediğiniz yerde binerek şehri gezebilirsiniz. Biz de öyle yaptık ve bir tam günde neredeyse şehrin tüm önemli noktalarını gördük.

Rehberimiz yIMG_0546ol boyunca burası 1960’larda şu ünlü filmin çekildiği otel, şurası Mariah Carey’in evi, burası Jennifer Lopez’in villası, şurası da Kanya West’in yeni malikanesi deyip durdu.

Malum bu topraklar Türkiye’de parayı bulup, Miami’de gayrimenkul yatırımı yapan ‘sanatçılarımızın’ da favori yerleri.

Ben en çok Little Havana / Küçük Havana bölgesini sevdim. Adından da tahmin edeceğiniz üzere, Küba Devrimi sonrası Amerika’ya kaçan göçmenlerin yaşadığı bir bölge burası.IMG_1395

Burada biraz olsun gerçek bir kent havasını alıyorsunuz, o sahte ve gösterişli cennetin ortasında. Duvar resimleri, iki üç katlı evler, dondurmacılar, neşeli barlar, güzel kafeler, cıvıl cıvıl restoranlar, domino oynayan ihtiyarlar ile Latin rüzgarları esiyor Little Havana sokaklarında.

Marina bölgesinde ise ünlü Hard Rock Cafe, Bubba Gump Shrimp restoranı ile bol bol Daiquiri, Pina Colada, Mojito ve Margarita, Malibu gibi Karayip kokteyllerini içebileceğiniz barlar ilginizi çekebilir. South Beach’te ise en eğlenceli mekan yine Latin rüzgarlarının estiği Mango’s Tropical Cafe.

Miami şehir merkezinde ise South Beach’in gösterişinden eser yok. Daha çok bankaların, devlet kurumlarının ve iş yerlerinin olduğu bir ticaret bölgesi burası. Yüksek binaların altında çoğunlukla Çin’den gelen malzemelerin satıldığı görece ucuz ama kalitesiz ürünlerin satıldığı dükkânlardan var. Bazı yerleri çok tekin gelmedi bana. Özellikle hava karardığında dikkatli olmakta fayda var. Evsizleri sokaklarda sıklıkla görmek mümkün. Bazı binaların girişlerinde kesif kokular sizi rahatsız edebilir.

IMG_0579

Basketbol ateşi ve Metallica

Miami’ye kadar gelmişken bir NBA maçına gitmemek olmazdı. Marina’ya çok yakın bir noktadaki American Airlines Arena’da Miami Heat ve Boston Celtics maçına birer bilet aldık. Amerikalılar gerçekten diğer tüm sporlarda olduğu gibi basketbol salonlarına da eğlenmek için gidiyorlar. Hem görsel hem de işitsel bir şölen sunuyorlar maç öncesinde, arasında ve sonrasında…

Plastik bardakta biranızı yudumlayarak maç izlemek de ayrı bir keyif gerçekten. Girişteki satış mağazasından bir tane Dwyane Wade tişörtü aldım hatıra olarak. (Ki sonradan bu formayı Meksikalı bir çocuğa hediye ettim) LeBron James, Shaquille O’Neal, Alonzo Mourning, Tim Hardaway gibi efsane isimlerin forma giydiği Miami Heat’e ayrı bir sempatim vardı zaten. Bir de takım parkeye çıkarken Metallica’dan Enter Sandman ile girişleri yok mu? Işıklar ve alev topları ile oyuncular gibi tüm salon da havaya giriyor hemen.

Maçı efsane isim Lary Bird’in takımı Boston Celtics kazansa da Miami’de en çok keyif aldığım anlardan biri oldu bu maç.

Uçsuz bucaksız Miami sahilleri

Kumsalı inanılmaz uzun ve geniş. Bizim sevimli küçük plajlarımızın havasını vermiyor. Alışmışız biz Akdeniz ve Ege’nin kumsallarına, küçük plajlarına ve koylarına… Okyanus sizi dalgalarıyla adeta dövüyor zaten. İyi bir sörfçü ya da yüzücü değilsiniz, suya girip çıkmanız an meselesi. Yine sezonun bir etkisi olabilir elbette.

IMG_1454

Bikinileri ile caddelerde paten kayan sarışın kızlar ise ya bir şehir efsanesi ya da benim orada olduğum ölü sezona denk geldiği için ben hiç karşılaşmadım! Tatil için Miami’ye gitmediğim için de hiç o havaya giremedim belki de. Yazının genelindeki hava biraz da bu yüzdendir belki de.

Sahildeki renkli ahşap cankurtaran kuleleri en dikkat çekici noktalar. Tabi onu görünce insanın aklına ünlü Sahil Güvenlik / Baywatch dizisinin aklına gelmemesi mümkün değil. Pamela ablamızın kulaklarını çınlatıyoruz. Ayrıca, burada fotoğraf çektirmeyen turisti dövüyorlar!

Siz yine de çok gitmek isterseniz gidin görün. Ancak en mantıklısı bir iki gün Miami’yi gezip, sonra bir cruise gemisi ile Meksika, Küba ve Jamaika’nın da dahil olduğu bir yolculuğa çıkmak.

IMG_0567

Miami’yi bırak Key West’e bak

Florida’da Miami dışında Orlando ve Key West’i görme fırsatım oldu.

Miami’nin kuzeyindeki Orlando’da ünlü Hollywood stüdyolarını ya da Kennedy Uzay Merkezi’ni ziyaret edebilirsiniz. Şehir merkezi ise renkli ve eğlenceli geldi bana. Haftasonu olduğu için olsa gerek…

 

Orlando’nun Amerikan Futbol Ligi’ndeki takımının o günkü maçını kazanması kent sokaklarındaki coşkuyu biraz daha arttırmıştı. Tüm barlar kadınlı erkekli, genç yaşlı heyecanla ekranlardan maçı takip eden insanlarla doluydu.

IMG_0915
Orlando

ABD’de bulunduğum sürede denk geldikçe Amerikan futbolu maçlarını izledim, kuralları anlamaya çalıştım ama bana pek de zevkli gelmedi açıkçası. Onun dışında boks ve diğer dövüş sporlarına bu kadar meraklı bir millet görmedim. Yine kadın erkek, genç yaşlı oturup bu maçları izliyorlar.

Yine bir haftasonu günübirlik gittiğimiz Florida yarımadasının en güney ucundaki Key West ise gerçekten görülmeye değer bir yer. Benim tüm Florida eyaletinde en sevdiğim yer oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Büyük Karayip turları yapan cruise gemilerinin uğrak noktalarından biri burası. ABD’de sınırları içinde Küba’ya en yakın nokta aynı zamanda. O yüzden de En Güney Nokta – Küba’ya 90 mil anıtı dikmişler. Herkes mutlaka burada da bir hatıra fotoğrafı çektiriyor. İki katlı rengarenk ahşap evler Instagram’da paylaşım yapmanız için size göz kırpıyor adeta.

IMG_1730

Hemingway’in müze evi

Benim için bu şirin ve turistik sahil beldesini ilgi çekici kılan en önemli özelliği ise en beğendiğim yazarlardan biri olan Ernest Hemingway’in burada yaşamış olması. Ünlü yazarın 1931’den 1939’a kadar 8 yıl yaşadığı İspanyol kolonyal dönem mimarisi tarzında yapılmış bu ev sonradan müzeye dönüştürülmüş.

Yemyeşil bir bahçe içindeki iki katlı bu güzel evi gezmek harika bir duyguydu benim için. Rehberimiz yazarın hayatı ve evle ilgili detayları paylaşırken, gözlerimiz hep kişisel eşyalarında, daktilosunda, mektuplarında, el yazmalarında, ilk kitaplarında, duvarlardaki posterlerde ve fotoğraflarda idi.

Evin arka tarafındaki küçük bir yapı hediyelik eşya noktasına dönüştürülmüş. Buradan yazarın kitaplarını, evle ilgili kartpostalları, magnetleri ve benzeri hediyelik eşyaları almak mümkün. Ben de Meksika’daki yolculuğum boyunca okuyacağım ‘Old Man an the Sea’ kitabı ile bir tane magnet aldım.

Efsanevi Çanlar Kimin İçin Çalıyor ile Silahlara Veda, Afrika’nın Yeşil Tepeleri, Yaşlı Adam ve Deniz kitaplarının yazarının yolunu takip etmek benim için heyecan ve gurur verici oldu. Onun adımlarını takip etmek, o dönemleri hayal etmek, kitaplarını bir kez daha okumak harikaydı.

IMG_1713

(Tıpkı Trans-Sibirya gezimiz sırasında Dostoyevski’nin hem Moskova’da doğduğu evi hem de St. Petersburg’da hayatını kaybettiği evi görmüş olmam gibi heyecan verici)

Hemingway’in ayak izlerini Florida’da Key West’teki evinden sonra, Küba Havana’daki Floridita Bar’da takip etmeye devam edeceğim…

Detaylar Küba yazısında…

Boca Raton’da kendinizi Florida’nın kızgın güneşinde yanan Noel Baba gibi yalnız ve çaresiz hissedersiniz.

One Comment Kendi yorumunu ekle

Yorum bırakın