Efsane ülke Küba’daki günlerim

Küba’yı görmeyi kim istemez ki? Türkiye’deki insanların sosyo-ekonomik durumu ve siyasi görüşü ne olursa olsun, Küba’ya karşı genel bir sempatisi olduğunu düşünüyorum. Her şeyden öte tıpkı bizler gibi emperyalistlere karşı tarihsel duruşları ve özgürlüklerine olan düşkünlükleri ile saygınlık ve hayranlık uyandıran Küba, uzaklardaki ‘güzel ve yalnız bir ülke’!

Eminim ki imkanı olsa Küba’yı ziyaret etmek isteyecek milyonlarca insan vardır. İşte ben ‘o imkanı yaratan’ şanslı insanlardan bir tanesi olarak, 2016 yılının 12 Mart tarihinde Küba topraklarına ayak bastım.

IMG_1727

Oysa ki bundan daha 40-45 gün önce karşı yakadaki Key West’te ‘Küba’ya 90 mil’ taşının önünde poz veriyordum. Benim için Florida’dan çok daha güzel ve cezbedici olan Küba’yı bir gün görme hayalleri ile…

O kadar yaklaşmıştım ama ne yazık ki ABD’den Küba’ya geçme şansım yoktu. Bunun için bütün Meksika’yı geçip, en güneydeki Cancun’dan Küba’ya uçmayı beklemem gerekti.

Cancun’dan bir buçuk saat süren bir uçuştan sonra Havana José Martí Uluslararası Havaalanı’na iniş yaptık. Uçakta yanımda oturan yirmili yaşlardaki iki fırlama Meksikalı bana ballandıra ballandıra Küba’yı anlattı. Ucuz ev bulma vaatlerine pek kulak asmadım. Daha Meksika’da iken internet üzerinden ‘casa particular’ ayarlaması yapmıştım.

IMG_5595
El Capitolio

Pasaport kontrolünde sorguya çekildim!

Şimdiye kadar 30 ülke gördüm, hiçbir ülkeye girişte sorguya çekilmedim. Dost bildiğimiz Küba’da bu olay başıma geldi! Şaka bir yana kısa bir sorgu olayı oldu. Şöyle ki: Havalimanı inanılmaz kalabalıktı. Herkes hızlı adımlarla pasaport kontrol gişelerine yönelmişti. Burada abartmıyorum 30’ar kişilik yaklaşık 20 sıra vardı ama neyse ki diplomatik gişesini açtılar da çok beklemedik.

Pasaportumu kontrol eden genç görevli önce ‘ilerde biraz bekle’ dedi, sonra da telefon ile çağırdığı başka bir görevliye pasaportumu verdi. O da beni amirlerinin odasına götürdü. İki üç dakika kadar amirin gelmesini bekledikten sonra, masasına gelen genç amir ile aramızda şöyle bir diyalog geçti:

Amir: (İspanyolca) İspanyolca biliyor musun?

Ben: (İspanyolca) Biraz

Amir: (İngilizce) ABD’de mi yaşıyorsun?

Ben: Hayır, Türkiye’de yaşıyorum. Miami’de yaşayan kuzenimi ziyaret ettim.

Amir: Tamam sorun yok. Küba’ya hoş geldiniz.

“Bienvenido a Cuba”

Bu sözü duymak çok iyi geldi bu kısa sorgudan sonra.

IMG_4153

Pasaport kontrolü sonrası valizler için bir saatten fazla beklemek zorunda kaldım! Müthiş bir kalabalık ve kaos vardı açıkçası. Aynı zamanlarda Paris, Madrid ve Cancun’dan gelen uçakların yolcuları izdiham yarattı. Bu yüzden kontuarımız iki kez değişti. Neyse sonunda valizimi alıp dışarı çıktım. Burada da başka bir kalabalık bekliyordu. Ellerinde küçük isimlikler ile yolcularını bekleyen insanları yara yara dışarı zor çıktım. Bu kez de Küba’da sadece turistlerin kullandığı para birimi olan ‘CUC’ alma sırasına girmek zorunda kaldım! Döviz gişesi kuyruğunda önümde yaklaşık 14-15 kişi var!

Küba’da 1 CUC yaklaşık 1 Euro’ya denk geliyor. Cebimdeki 7000 Meksika pesosu 388 dolar tuttu. O da 355 CUC’a tekabül etti. Cüzdanıma ilk kez Küba pesosu girmiş oldu. Kredi kartı kullanma imkanı olmadığı için burada kalacağım dört gün boyunca harcamalarımı çok iyi ayarlamalıyım. Cebimde ihtiyaten bir miktar dolar da vara ama her yerde bozdurmak mümkün değil diye duymuştum. Kübalılar ise kısaltması ‘CUP’ olan para birimini kullanıyorlar.

IMG_5498

Yurtdışında genelde havalimanından şehir merkezine gitmek için mümkünse metro ya da otobüs / minibüs tercih ediyorum ancak Havana’da bunun çok da kolay olmadığını okumuştum. O yüzden hiç zorlamadım. İkinci seçenek olarak, şehir merkezine giden bir taksiye binmek için yol arkadaşı aramaya karar verdim. Biz Türklerin çok iyi bildiği ‘Taksi Dolmuş” yani. Döviz gişesinde tanıştığım Uzakdoğulu adam, teklifimi kabul etti ancak benim gideceğim şehir merkezine gitmiyormuş. O yüzden olmadı. Dışarıda on dakika kadar bekledikten sonra iki sırt çantalı gence denk geldim. Teklifimi seve seve kabul ettiler. ‘Tahminen 24 CUC tutar üçe böleriz’ dediler ama taksici ısrarla 30 CUC istedi, biz de mecburen tamam dedik.

Havalimanındaki taksiler bizde olduğu gibi sarı renkte ve çoğunlukla yeni araçlar. Benim beklediğim gibi klasik Amerikan arabaları değil! Son model geniş bir Hyundai’ye bindik. Yolda çocuklarla sohbeti ilerlettik bir yandan. İkisi de İspanyol. Pablo gazetecilik okumuş ama hiç gazetecilik yapmamış, kız arkadaşı ise mühendis. Onların da ilk Küba macerası. Benim gibi heyecanla dışarıyı gözlemliyorlar. Bölünmüş geniş yollar ve kentin dış mahallelerindeki toplu konutlar gözüme takılıyor. Akşam karanlığında Doğu Bloku ülkelerini hatırlatan manzaralar…

Gecenin bir vakti sokakta kaldım!

İnternetten ayarladığım ‘casa particular’ merkeze çok yakın, ana cadde üzerinde, eski ve çok güzel bir bina. Ünlü El Capitolio binasına üç dört dakikalık bir yürüme mesafesinde. Burayı bulduğum için çok şanslıyım. Binanın terasından çekilen fotoğraflara bayılmıştım. Odamı görmek için sabırsızlanıyorum.

Casa Particular Küba’ya özgü bir uygulamanın adı. Aslında bildiğimiz oda ve kahvaltı hizmeti. Ancak hükümet bu sistemi yerel halkın turizmden faydalanması için bir tür özel aile işletmeciliğine dönüştürmüş. Hem uygun fiyatlı olması hem de Kübalıları daha iyi tanımak adına gezginlerin birçoğu casa particularlarda konaklamayı tercih ediyor.

Taksi beni kalacağım binaya yakın bir yerde bırakıyor. Üç katlı binanın ikinci katındaki balkondan bir adam önce kafayı uzatıyor ve sonra aşağı iniyor. Kendisi evin sahibi, adı Juanito. Ancak bir sorun var, evdeki kiralık odalar dolu ve kayıtlarında benim rezervasyonum görünmüyor. Israrla ona hangi siteden hangi tarihlerde rezervasyon yaptığımı anlattım. Ekran görüntülerini gösterdim. Neyse ki İngilizcesi iyi ve ikna oldu ama yapabileceği bir şey olmadığını söyledi. Saat onu geçiyor, bir an için sokakta kaldığımı düşündüm! Çünkü bu saatte kolay kolay ne bir otel bulabilirim ne de yeni bir ‘casa particular’ ayarlayabilirim. Üstelik kullanabileceğim internetim de yok!

IMG_6188
Casa particular

Durumumu fark eden Juanito bana yardımcı olmaya karar veriyor ve başka bir casa particular sahibi arkadaşını arıyor. İki dakikalık konuşmadan sonra ‘tamam ayarladım’ dediğinde yaşadığım sevinci anlatamam! Ayarladığı ev hemen iki blok aşağıda. Birlikte yürümeye başlıyoruz. Oldukça nazik bir adam. Bu olaydan dolayı üzgün olduğunu ilk kez başına böyle bir şey geldiğini anlatıyor. Gazeteci olduğumu öğrenince, kendi babasının da eski bir gazeteci olduğunu söylüyor gözleri parlayarak.

Ana caddeden sola saptık, sonra da ilk sağa. Hep fotoğraflarını gördüğünüz klasik Havana sokaklarındayız artık. Eski, sıvaları dökülen bir binanın giriş katının kapısını çaldık. Juanito, kapıyı açan Valeria ile tanıştırdı beni ve sonra vedalaştı. Altmışlı yaşlarda, kilolu, konuşkan, tatlı bir teyze var karşımda. Kapıdan girişte küçük bir salon, hemen bitişikte solda mini bir mutfak ve sağda küçük bir yatak odası göze çarpıyor. Salondan açılan yan kapıdan çıkıp, apartman boşluğundaki dar bir merdivenden benim odaya çıkıyoruz birlikte. Özel banyosu olan küçük ve temiz bir oda. Eşyalar derli toplu. Kahvaltı dahil günlük 30 CUC istiyor, ayaküstü kısa bir pazarlıkla 25 CUC’a anlaşıyoruz.

IMG_4272
Havana’da kaldığım ev. (Mavi boyalı)

Odama yerleştikten sonra hemen sokağa çıkıyorum. Saat 11’e yaklaşmasına rağmen caddeler ve parklar kalabalık. Çoğunluk gençler tabii ki. Banklarda müşteri bekleyen hayat kadınları laf atıyor! Yarım saat yürüyüşten sonra bisiklet taksiye atlıyorum. Bisikletçi genç arkadaş Juan Carlos, 3 CUC’a beni Havana’nın ünlü mekanı Casa de la Musica’ya götürüyor. Türkçesi Müzik Evi.

Müzik Evi’nde salsa ritimleri

Mekanın kapısının önünde içeri girmek isteyenlerden oluşan bir kuyruk var. Bir de kuyruğun biraz ilerisinde kapının önünde dağınık halde bekleyen gençlerden oluşan ayrı bir kalabalık var. Çoğunluğu genç kızlardan oluşuyor! Kalabalık bir turist grubunun  peşinden gişeye yöneliyorum. Tam bu sırada aniden koluma bir kız giriyor, benimle birlikte içeri girebilmek için. 10 CUC tutarındaki giriş ücretini kendisinin ödeyeceğini, tek isteğinin içeri girmek olduğunu söylüyor. Anlaşılan tek başına girmesine izin verilmemiş, o da bu yöntemle içeride ‘müşteri’ arayacak belli ki. Ben ne olduğunu kavradığımda birlikte içeri girmiştik bile…

Casa de la Musica oldukça popüler, turistik ve geniş bir mekan. Ortada büyük sahne ve dans pisti var. Canlı müzik yapılıyor. Ortada ve iki yanda üç tane bar bulunuyor. Pistte salsa yapan çiftler müziğin ritmine kendilerini bırakmışlar. Dans etmek doğalarında var ve kadın erkek hepsine çok yakışıyor. Arka tarafta ise sarhoş olmuş adamlarla dans eden ve müşteri bekleyen hayat kadınları göze çarpıyor… Bu arada mekanda bira 4 CUC! İki bira içip etrafı gözlemlemekle yetiniyorum, ilk geceden dans etmeye cesaret edemiyorum. Zaten uzun bir gün oldu, taksiyle eve dönüyorum yatmak için.

Ertesi gün sabah on gibi kalktım. Kahvaltıda omlet, krep, meyve salatası, kahve, süt ve ekmek var. Bir yandan iştahla kahvaltımı yaparken bir yandan da Valeria ile sohbete başlıyoruz. Tek başına yaşıyor. New York’ta bir oğlu var. Kızı ölmüş! İki torunundan biri Londra’da avukat, diğeri İtalya’da DJ olarak çalıştığını anlatıyor. Duvarlarda ve masalarda hep onların fotoğrafları var. Biraz hüzünlü bir hikaye onunki…

Havana sokaklarında hayat var!

Kahvaltı sonrası kendimi hemen heyecanla sokaklara attım. Her yer cıvıl cıvıl, tıpkı 1980’lerin Türkiye’sinde çocukluğumun geçtiği semtler olan Demetevler ve Yenimahalle’deki gibi. Yaşlılar kapı önlerinde ya da pencerelerde, çocuklar oyun peşinde, gençler ikişerli üçerli gruplar halinde yürüyüşte. Oyun sesleri müzik seslerine, insanların konuşmaları yoldan geçen eski Amerikan arabalarının motor seslerine karışıyor.

IMG_6349
Paseo de Marti

Zaman ağır, belki de tam olması gerektiği hızda akıyor burada. Bizim hayatlarımız hızlandı da ne oldu sanki? Çok mu mutluyuz şimdilerde? Evlerin durumu dış cephelerinden anlaşılacağı gibi çok da iyi durumda değil. Belli ki birçoğu devrimden bu yana hiç bakım görmemiş ve adeta harabeye dönmüş diyebilirim!

Birkaç fotoğraf çektikten sonra ilk işim şehir merkezindeki Hotel Inglettera’nın giriş katındaki bir dükkandan 3 CUC karşılığında şehir haritası almak oldu. Bu sırada gözüme çarpan puro fiyatlarını da sordum merakla, ancak rakamlar oldukça yüksekti. Puro almak için buranın son yer olduğunu tahmin etmek zor değil elbette! Sonrasında Paseo de Marti caddesinden aşağı deniz kenarına, ünlü Malecón’a doğru yürümeye başladım. Bu bölgede her köşe başında Küba’nın halk kahramanı, bağımsızlık mücadelesinin simgesi, şair ve yazar José Martí’nin büstlerine rastlamak mümkün.

Yol üstünde Devrim Müzesi’ne uğradım ancak Pazar günü olduğu için kapalıydı. Ertesi gün ziyaret edeceğim artık. Müzenin önünde Kübalı bir aile tanıştım, ayaküstü kısa ama sıcak bir sohbetimiz oldu. Türkiye’den geldiğimi öğrenince bir hatıra fotoğrafı çektirmek istediler. Gerçekten de hep anlatıldığı gibi sıcakkanlı ve güleryüzlü insanlar.

IMG_5613

Sonrasında yürümeye devam ederken yakınlardaki bir binanın beton zeminli bahçesinde gençlerin futbol maçı yaptığını fark ettim. Kalenin hemen arkasındaki binanın en alt katında büyük bir duvar resmi yer alıyor. Işık da harika. Hemen başlıyorum arka arkaya fotoğraf çekmeye. O sırada dikkatli bakınca, bahçenin içinde elinde profesyonel bir kamera olan bir fotoğrafçı olduğunu fark ettim. ‘Av peşindeki avcı’ birden ‘av’ olmuştu!

Onun da çekimleri bittikten sonra yanına gidip kendisiyle tanıştım hemen. Londra’dan gelmiş bir sokak fotoğrafçısı. Adı Sachin Kona. Şimdilerde Kanada’da düğün fotoğrafçılığı yapan, oldukça yetenekli bir fotoğrafçı Sachin.

Merak edenler için web sayfasının linkini buraya bırakıyorum: https://sachinkhona.com/

Gezgin değil turist!

İtiraf etmeliyim ki Havana’da kendimi bir ‘gezgin’den çok bir turist gibi hissediyorum. Meksika ve Guatemala’daki gibi değilim. Birinci neden, artık enerjim azaldı. Bu seyahat süresince tahminimden çok daha uzun zaman geçirdim, dolayısıyla daha çok vakit ve para harcadım. Her şeyden öte mental olarak yoruldum. Sürekli seyahat planları, konaklamaların ayarlanması, yolculuklar, sınırlar, vizeler vs.

IMG_5515

İkincisi Türkiye’ye dönüş bileti aldığım için artık kafam daha çok orada. O yüzden dört gece kalacak şekilde planladığım Havana gezimde, zamanla çok da yarışmadan anın tadını çıkartacağım. Biraz da bir turist gibi gezelim bakalım.

Dört gün boyunca şehir merkezinde hepsi yürüme mesafesinde olan Devrim Müzesini, Havana Katedralini, Plaza Vieja’yı, Plaza de Armas’ı, Brazil caddesini gezdim. Televizyonlardan ve dergilerden görmeye alışık olduğumuz tarihi yerler buralar. Çok sayıda turist ile karşılaşmak mümkün bu mekanlarda.

Elimde harita ile yürürken, tarihi kent merkezindeki görkemli binaların dış cephe detaylarını hayranlıkla izledim: Eski parlamento binası El Capitolio, tiyatro binası Gran Teatro de la Habana, hemen yanındaki güzel Inglattera Hotel’i, Parque Cespedes kalesini vs. Sonra iki büyük devrimci Jose Marti ve Atatürk anıtlarını ziyaret ettim saygıyla…

Yaklaşık yarım günümü ayırdığım Devrim Müzesi’nde adeta bir zaman makinesi ile geçmişe yolculuk yaptım. Gerçekten beni en çok etkileyen müzelerden biri oldu. Dünyanın en güzel müzeleri arasında benim listemde için ilk onda yer alır. (Yeri gelmişken şimdiye kadar ziyaret ettiğim diğer favori müzelerim şöyle: New York Metropolitan Müzesi, Washington’daki Amerikan Kızılderileri Müzesi ve Ulusal Hava ve Uzay Müzesi, Londra’daki National Gallery, National Portrait Gallery, British Museum, National History Museum ve Tate Modern, Berlin Bergama Müzesi, Moskova’daki Puşkin Müzesi ve Rus Tarihi Müzesi,  St.Petersburg’daki Ermitaj Müzesi, Kazan’daki SSCB Müzesi, Meksiko’daki Antropoloji Müzesi ve Frida Müzesi, Puebla’daki Museo Amparo)

Devrim Müzesi’nde Che ve Fidel’in devrim serüvenlerini takip ettim eski gazete sayfalarında ve afişlerde… Balmumu heykelleri önünde fotoğraf çektirdim. Motosiklet Günlükleri kitabının kapağında elinde olan fotoğraf makinesinin orjinalini görmek heyecan vericiydi gerçekten. Bana göre dünyanın en güzel ve anlamlı fotoğraf makinesi bu.

 

Küba gözlemlerim

Küba’da çok uzun süre kalmadığım için gözlemlerimi kapsamlı yazamayacağım. Ahkam kesmek de istemiyorum o yüzden. Ayrıca, tüm izlenimlerimin Havana kent merkezi ile sınırlı olduğunu vurgulamak isterim. Beş yıldızlı otellerin olduğu turistik Varadero bölgesini, ülkenin ikinci büyük kenti Santa Clara’yı ya da kırsal bölgeleri görme fırsatım olmadı.

Eğitim, sağlık, sanat ve spor alanlarındaki büyük ilerlemeye karşın, halkın genel durumunun çok iyi olmadığını görmek beni üzdü açıkçası. Bu boyutlarda bir yoksulluk beklemiyordum, o yüzden biraz hayal kırıklığına uğradım denilebilir. Çok uzun yıllardır devam eden ABD ambargosunun ve SSCB’nin yıkılmasından sonra azalan dış desteklerin bu durumun ortaya çıkmasında önemli payı olduğu bir gerçek. Böyle bir duruma dayanmak hiç de kolay değil elbette!

IMG_6363

Sokakların, binaların, arabaların genel durumu çok kötü. Küba görsellerinden alışık olduğumuz 1950’lerden kalma eski arabalar ve görece daha ‘yeni’ 80 model Ladalar her yerde. Girdiğim birkaç markette raflar neredeyse bomboştu. Gerek ev sahibem gerekse arkadaş olduğum taksici Ramon genel durumdan, hayat pahalılığından, banka ve market kuyruklarından ve bürokrasiden şikayetçiydi. Artık bir ‘değişim’ istiyorlar. Devlet televizyonu iki kanallı, özel televizyon kanalı yok tahmin edeceğiniz gibi. Hala ankesörlü telefonları kullanıyorlar, internete erişim çok sınırlı.

Küba’da turistler için kullanılan para birimi olan CUC’un 1 Euro’ya eşit olduğunu göz önüne alırsak, fiyatların yüksekliği daha net ortaya çıkacaktır. Magnetlerin 8 tanesi için 5 CUC, küçük puro 5 CUC, şapkanın 5 tanesi için 12 CUC, La Caribena’da tavuk, pilav, sebze, salata, meşrubat, tatlı ve kahveden oluşan yemek için 8 CUC ödedim. Che’nin fotoğrafçısı olarak ünlenen Alberto Korda’nın fotoğraf kitabı için bir kitapçıda başta 23 CUC istediler ama sağlam bir pazarlık sonrası 10 CUC verdim! En önemli geliri turizm olan bir ülke için bu durumu pek de yadırgamamak lazım sonuçta.

Kendimi hep güvende hissettim Havana’da. Caddelerde üniformalı çok az polis gördüm, hatta yok denecek kadar az. Gecenin bir saatinde karanlık sokaklarda tek başıma yürürken, hiç arkama dönüp bakmadım. Tıpkı Meksika’da olduğu gibi Küba’da da ne bir kavgaya ne de bir hırsızlık olayına denk geldim!

Gittiğim mekanlarda da garsonların fazladan içki siparişi tacizlerine hiç uğramadım. Tek sorun, hava karardıktan sonra, müşteri bekleyen kızlar alenen laf atıyorlar. Rahatsız edici bir durum. Fuhuşun oldukça yaygın olduğunu görmek üzücüydü. Bu durumun turistik bir bölge olan Havana’nın merkezindeki ana caddeler için geçerli olduğunu belirtmeliyim. Bir genelleme yapma hatasına düşmek istemem.

IMG_5735

Bu arada Havana sokaklarında beyaz etek bluz giyinen başları beyaz bandana ile kapalı kadınlar dikkatimi çekti. Sonradan öğrendiğime göre Santeria mezhebinden olan kişiler böyle bembeyaz giyiniyorlar. Batı Afrika’daki inanışlar ile Katolizmin bir sentezi denilebilir. Sosyal Antropoloji yüksek lisansı yapmış biri olarak çok ilgimi çekti.

Hemingway’in Floriditası

Havana denilince akla ilk gelen ve en çok ziyaretçi çeken mekanlardan biri de ‘La Floridita’ isimli bir bar. Kent merkezinde bir köşebaşında, tek katlı, pembe renk dış cepheli bu sevimli barı özel kılan ise dünyaca ünlü bir müdavimi: Amerikalı yazar Ernest Hemingway.

Havana’da yaşadığı yıllarda sürekli geldiği bu mekanda, şimdilerde barın sol yanında en arka bölümde yer alan büstü ile gelenleri izlemeye devam ediyor Küba sevdalısı ünlü yazar. Hemen arkasındaki duvarda asılı fotoğraf karesinde Fidel ve Hemingway’i yan yana görmek mümkün…

IMG_5599

200 yıllık bir tarihi olan bu özel mekanın harika bir iç dekorasyonu, sıcak bir ambiyansı ve enfes içkileri var. İlk akla daiquiri geliyor elbette. Sonra da Cuba libre, pina colada, bacardi ve diğerleri… Canlı müzik eşliğinde hem masada yemek yeme hem de içkinizi yudumlama imkanınız var. Ben bara oturup, Hemingway’e karşı daiquiri içmeyi tercih ettim.

Benim Küba’dan ayrılmamdan sadece dört gün sonra, tarihte bir ilk yaşandı. İlk kez bir ABD Başkanı Küba’yı ziyaret etti. Obama’nın bu ziyaretinden sonra bir ilk daha yaşandı. Ünlü İngiliz rock grubu Rolling Stones, başkent Havana’da ücretsiz bir konser verdi. 25 Mart’taki dostluk konseri, Küba’da bir İngiliz rock grubunun ilk açık hava performansı oldu. Amerikalıların şimdiden bir şekilde Kübalılar üzerinden Havana’da ev aldıkları söyleniyor.

IMG_5705

Amerikalılar Küba’yı ‘işgal etmeden’ ve bir nevi Cancun’a ya da Hawai’ye dönüştürmeden, McDonalds falan açılmadan bu haliyle Küba’yı mutlaka görmelisiniz elbette. Küba kesinlikle kendi özgü bir tarihi ve sosyo-kültürel-ekonomik yapısı olan çok özel bir ülke. Hem ziyaret edilmeyi hem de saygı duyulmayı sonuna kadar hak ediyor.

Küba’ya veda

16 Mart Çarşamba Havana’daki son günüm. Küba’nın diğer şehirlerini ve kırsal bölgelerini de görmeyi çok isterdim ama dediğim gibi bunun için ne zamanım ne de enerjim var. Bu seferlik sadece Havana ile yetinmeliyim. Umarım bir gün bu güzel ve özel ülkeyi tekrar ziyaret ederim. Bir turist olarak değil de bir gezgin gibi! Sadece Havana’yı değil diğer kentleri ve kırsal bölgeleri de görerek…

IMG_4380

Kahvaltıdan sonra tatlı ev sahibem ile vedalaşıyorum. Bana 25 CUC’a taksi ayarlayabileceğini söylüyor ama ben bir gün önceden Hotel Inglattera’nın önündeki meydanda bekleyen taksicilerden Sinyor Ramon ile 20 CUC’a anlaşmıştım bile. Tam sözleştiğimiz saatte yani 12’de kırmızı Vosvos’ı ile beni almaya geliyor.

Yarım saati aşan yolculuğumuz boyunca sohbet ettik Ramon ile. Entellektüel ve iyi bir adam. Uluslararası taşımacılık işinde çalışmış, dolayısıyla Türkiye’yi iyi biliyor. Bana ‘Yunanlara benziyorsun’ dedi sohbetimizin başında. Genel sıkıntılardan bahsettikten sonra geleceğe ilişkin umudunu şöyle açıkladı: “Obama gelecek, iyi olacak” Bu konuyla ilgili çekincelerimi anlatınca da “Kübalılar olarak bizler farklıyız, istemediğimiz şeylere izin vermeyiz” dedi gururla.

IMG_4526

Kasım 2015 -Şubat 2016 tarihleri arasındaki Florida maceram, bir anlamda Havana’daki Floridita’da son buldu. Hemingway’in ayak izlerini hem Key West’te hem de Havana’da takip etme fırsatım oldu. Artık memlekete dönüş vakti…

Hayatımda ilk kez ülkemden bu kadar uzun süre ayrı kaldım. Kesintisiz dört ay oldu ve açıkçası bana fazla geldi! Evimi, ailemi ve arkadaşlarımı çok özledim. Önce Cancun, sonra Miami ve derken Moskova aktarmalı olarak 19 Mart’ta İstanbul’a ayak bastım.

Uzun bir aradan sonra memlekete dönmenin huzuru, sakinliği ve tarifsiz sevinci ile…

Havana’daki Atatürk büstü…

One Comment Kendi yorumunu ekle

Yorum bırakın