Meksika seyahatim tüm hızıyla devam ediyordu. Beni Oaxaca’dan Zapatistaların topraklarına, yani Chiapas eyaletinin en güzel kenti San Cristobal’a götüren otobüsteyim. Sabahın ilk ışıklarında ormanlarla kaplı sisli dağ yollarında ilerliyoruz. Yaklaşık 12 saatlik uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, 25 Şubat sabahında saat on gibi kentin küçük otogarına varıyorum.

Otogarda internete girip son durumu kontrol ettikten sonra, Couchsurfing üzerinden tanıştığım ve daha önceden yazıştığım Ilse’nin evine doğru taksi ile yola çıkıyorum. Sakin ve huzurlu bir mahallede, iki katlı şirin ve güzel evini bulmak çok zor olmuyor. Ilse ve annesi Flor beni oldukça sıcak bir şekilde karşılıyor. Bir yandan kahvaltı yapıp, bir yandan da sohbet ediyoruz. Hayatımdan, ülkemden, ailemden, ABD maceramdan ve Meksika gezimden bahsediyorum özet bir şekilde. Güler yüzlü bu insanlar daha ilk günden beni evimde gibi hissettiriyor.
Kahvaltından sonra Ilse’nin okuduğu liseye bir belge bırakması gerekiyor, birlikte gidiyoruz. Önce kısa bir şehir turu atıp, tarihi sokakları arşınlıyoruz. Sonra bir yerde ayaküstü Atole de Granico içiyoruz. Bana ‘sıvı aşure’ gibi gelen bir içecek bu. Oldukça besleyici ve faydalı.
Zapatistaların topraklarında
Okulun kapısında içeri adım atar atmaz burasının Chiapas olduğunu anlıyorsunuz. Okul duvarları Zapatistaların figürleri ile Zapatistaların efsanevi lideri Emiliano Zapata, Karl Marx ve Ernesto “Che” Guevara’nın portreleriyle süslü. Sanki okulun tek sahipleri öğrenciler gibi bir hava var. Adeta otonom ilan etmişler gibi.
Ilse beni devrimci öğretmenleri Arely & Jorge ile tanıştırıyor. Ayaküstü Türkiye, Suriye, Meksika, Zapatistalar ve Subcomandante Marcos muhabbeti yapıyoruz. Zapata’nın duvar resimlerindeki Barış, Emek ve Sosyal Adalet sloganları ise günümüzde de hala geçerli. Ilse’ye fark ettirmeden duvardaki Che görseli ile birlikte bir fotoğrafını çekiyorum.

Çıkışta Na Bolom Museo isimli müzeyi ziyaret ediyoruz. Frans Blon & Getrude Duby çiftinin bir zamanlar evi olan bu müze oldukça ilgimi çekti. Özellikle de müzenin logosundaki kaplan figürü. Frans Blom, Danimarkalı bir kaşif ve arkeolog. Eşi Getrude ise İsviçreli sosyolog ve fotoğraf sanatçısı. Birlikte uzun yıllar boyunca (1940-1960 dönemi) Meksika’yı ve Maya kültürünü keşfetmişler. Bu çalışmaları Getrude fotoğraflamış.
Çalışmalarından bir kesit sunan The Guardian ve New York Times makalelerini, meraklısı için buraya bırakıyorum.
https://www.theguardian.com/travel/gallery/2008/mar/25/mexico.culturaltrips
Antropoloji meraklıları için bir müze
Müzede hem ünlü çiftin kişisel tarihlerini hem de yaptıkları çalışmaların izlerini görebiliyorsunuz. Siyah beyaz fotoğraflardan gözlerimi bir an olsun alamadım. Sosyal Antropoloji, Sosyoloji ve Arkeoloji meraklılarına müzenin web sitesini ziyaret etmelerini öneriyorum: https://www.nabolom.org/
Sonrasında Zocalo’da bir kafede bir şeyler içip yorgunluk atıyoruz. Ilse’nin bir kız arkadaşı da bize eşlik ediyor. Akşama doğru taksi ile eve geçtikten sonra da anne ve babası ile sohbete devam ediyoruz. Uzun bir gün olmuştu benim için. Akşam 11 olmadan duş alıp, kendimi yatağa atıyorum. Bana Ilse’nin şu anda evde yaşamayan erkek kardeşinin üst kattaki odasını verdiler. Gayet konforlu ve güzel bir odam var.
Ertesi gün omlet, portakal suyu, çay, limon şattan oluşan güzel bir kahvaltı ile güne başlıyorum. Hem biraz dinlenme hem de internette sörf yapma imkanı buluyorum. Öğleden sonra Ilse eve geliyor, birlikte güzel bir patates yemeği yiyoruz. Sonrasında Ilse, erkek arkadaşı ve en yakın arkadaşı ile hep birlikte ünlü Frida filmini izliyoruz.
İzlemeyenler mutlaka izlemeli. Daha önceki Meksiko yazımda da paylaşmıştım, bir kez de buradan paylaşmak istiyorum Chavela Vargas’ın enfes La Llorona yorumunu. Bu kez Frida’nın hayatından kesitler sunan fotoğraflar eşliğinde…
Günlerden Cumartesi. Sabah 7 buçuk gibi erkenden kalkıyoruz çünkü ben, Ilse ve babası ile birlikte ünlü San Juan Chamula kasabasına gideceğiz. Kahvaltıda İspanyolcamı biraz daha geliştiriyorum. Bugün şunları öğrendim:
Queso crema > Tulum peyniri
Chorizo > Sucuk & sosis
Frijol negro > Kara fasulye
Tlayudas > Büyük tortilla
Kahvaltıdan sonra arabaya atladık ve yola çıktık. Yarım saat sonra Chamula yolu üzerinde ilk olarak, 19.yüzyıldaki bir isyanda içindeki rahiple birlikte yakılan kilisenin önünde duruyoruz. Hemen yanında bir mezarlık var. Tüyleri ürperten bir ortam. O dönemde yaşanılanların izlerini görmeniz ve gözlerinizde canlandırmanız hiç de zor olmuyor. Uzaktan birkaç fotoğraf çektikten sonra yola devam ediyoruz.

Chamula’da sıradışı bir kilise
Şehir merkezi çok otantik ancak fazlasıyla turistik görünüyor. Her yer yabancı turist dolu. Çocuklar turistlere o kadar alışmış ki askıntı oluyorlar hemen. Bölge halkı yöresel giysileriyle rutin hayatına devam ediyor. Özellikle siyah koyun postu etek & ceketler giymiş kadınlar çok dikkat çekiyor ilk bakışta. Sosyal Antropologlar için adeta bir cennet burası.
Sonrasında kent meydanındaki ünlü Chamula kilisesine doğru seğirtiyoruz. Hem arabada hem de yürürken beni sıkı sıkı tembihledikleri üzere, kilise içinde fotoğraf çekmek kesinlikle yasak! Bu konuda çok ama çok hassaslar.
Klasik kolonyal dönem İspanyol mimarisinin bir eseri olan ve yeşil & beyaz renklerin ağırlıkta olduğu dış cephesi ile şimdiye kadar gördüğüm en güzel kiliselerden bir tanesi. Özellikle de ahşap kapısı çok etkileyici görünüyor.
İçeri girdiğimde ise beyaz zemine bırakılmış çiçekler, mumlar, tütsüler göze çarpıyor hemen. İşin ilginç yanı her kilisede görmeye alışık olduğumuz ahşap banklar yok. Hiçbir oturak yok. Yere oturarak ya da çömelerek dualarını ediyorlar ve mum dikerek dilek tutuyorlar. Yan duvarların önünde Azizlerin balmumu heykelleri yer alıyor. Hatırlayacağınız gibi burada her kentin ayrı bir azizi var. Chamula kasabasının koruyucusu ise Aziz San Juan.
Maya inançları ve Katolizmin sentezi
Burayı ilginç kılan Katolik inanışlar ile eski Maya kültürüne ait Pagan / Şaman geleneklerin bir arada sergileniyor oluşu. Adak adayanlar kilisenin zemini üzerinde tavuk, horoz gibi hayvanları kesiyor ve kanını akıtıyor. Çocuklar ise içecekler, çeşitli şekerlemeler ve çikolatalar bırakıyor. İspanyol işgalcilerin silah zoruyla Katolik yaptığı bu insanlar, eski inanışlarını terk etmemek adına böyle bir ara formül bulmuşlar. İki inancı harmanlayıp, kendilerine özgü bir yorum getirmişler. Gerçekten görülmeye değer bir yer burası. Papa burayı görse ne düşünürdü merak ediyorum çıkışta.
Kilise içinde sürekli bir zorunlu temizlik var. Beş on erkek her gün sırayla bu işi üstleniyor. Bir yandan da fotoğraf ve video çekimi yapılmaması için de sürekli ziyaretçileri uyarıyorlar ve takip ediyorlar.
Saygılı bir şekilde ve ağır adımlarla dinsel ayinlerini gerçekleştiren insanları ve kilisenin içindeki detayları gözlemledikten sonra bahçeye çıkıyoruz. Arka tarafta minik bir botanik bahçe var. Bir süre burada soluklanıyoruz. Burada ve kilisenin ana kapası önünde hatıra fotoğraflarımızı çektirdikten sonra, yakınlardaki Zinacantan kasabasına doğru yola çıkıyoruz tekrar.
Gerçekten de belki de dünyada bir eşi benzeri olmayan San Juan Chamula Kilisesi hakkında Selen Bayrak tarafından yazılmış daha kapsamlı bir yazıya aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://manifold.press/san-juan-chamula-ve-kilisesi
Zinacatan’da çocuklarla
Zinacantan da buram buram Latin Amerika kokan otantik bir kasaba. Seraları ve çiçekleriyle ünlü bir yer burası. Önce yine kiliseyi ziyaret ediyoruz. Buranın koruyucusunun ise Aziz Lorenzo olduğunu öğreniyorum. Kilisenin önünde yöresel giysileri ve şalları ile yaşları 5-12 arasında değişen kız çocukları ile karşılaşıyoruz ve Meksika gezimin belki de en güzel fotoğraflarından birini onlarla birlikte çektiriyorum. Yaptığım küçük bir espri hepsinin gülmesine neden oluyor ve tam bu sırada Ilse deklanşöre basınca aşağıdaki bu fotoğraf karesi ortaya çıkıyor.

Öğleye doğru San Cristobal kent merkezine dönüyoruz, bir süre etrafı gezdikten sonra öğle yemeği için eve geçiyoruz. Yemekten sonra biraz dinlenme ve uyku zamanı. Güne çok erken başladık, gerek gördüklerim gerek yüksek rakımdaki temiz hava
çarptı biraz. Uyanıp aşağı indiğimde, Ilse’yi İngilizce ders verdiği 7-8 yaşındaki öğrencilerle masa başında toplanmış görüyorum. Hemen beni tanıtıyor, miniklerle kısa bir sohbet yapıyoruz. Kendimden ve ülkemden bahsederken beni meraklı gözlerle takip ediyor bu sevimli minikler.
Ders bitince kendimizi yine kent merkezine atıyoruz. Bir meydandaki katedral çevresinde vakit geçirip, birkaç hatıra fotoğrafı çektikten sonra, ara sokaklara dalıp çarşıda geziyoruz. Bir kafede biraz sohbet edip, sonrasında biraz da alışveriş yaptıktan sonra tekrar evin yolunu tutuyoruz.

Beni çok iyi ağırlayan, sürekli gözümün içine bakan, enfes yemekler ve içecekler hazırlayıp, kendimi adeta evimde hissettiren bu güzel insanlara bir jest yapmam gerekir diye düşünüyorum. Evin yakınlarındaki bir pastaneden güzel bir pasta alıp, annesi Flor için de çiçekçiden bir buket çiçek yaptırdıktan sonra eve gidiyoruz. Bu küçük jestin onları mutlu ettiğini görmek çok iyi geliyor. Flor yine döktürmüş, bu akşam yemekte popüler Meksika yemeklerinden Tamales var, yanında da içecek olarak kakao. Tamale, mısırdan yapılma hamurumsu bir karışımın içine et, tavuk, sebze doldurulup, daha sonra muz ya da mısır yapraklarına sarılıp buharda pişirilerek hazırlanıyor.
Hastalığımın etkileri devam ettiği için Flor bana sürekli sıvı gıda takviyesi yapıyor. Çoğunlukla da çorba, bitki çayları ve egzotik meyvelerin karışımından oluşan meyve suları hazırlıyor. Kısaca, ilgi alaka müthiş! Tıpkı Türk anneleri ve teyzeleri gibi…Her geçen gün hastalığım daha iyiye gidiyor, kendimi daha iyi hissediyorum.
Nehirde safari
Pazar sabahı yine erkenden kalktık. Çünkü bugün nehirde tekne turu yapacağız. Çok heyecanlı ve enerjik hissediyorum kendimi. İki minibüs ile Chiapas de Corzo’ya ulaştık. Kişi başı 165 peso vererek biletlerimizi aldık. Rehberim olan Ilse’ye bilet parası ödetmiyorum tabi ki!

Grijalva nehri üzerinde gerçekleştirilen bu tekne turuna bir çeşit nehir safarisi de denilebilir. Çünkü tur boyunca çeşit çeşit maymun, timsah, kuş, balık görme imkanımız oldu. Rehberimizden nehrin en derin yerinin 25 metre olduğunu öğreniyoruz. Zaman zaman iki dağ arasından akan Grijalva nehrinin bazı bölümlerinde bir kilometre yüksekliğinde sarp ve dik dağ yamaçları bulunuyor. Sumidero Kanyonu adı verilen bu bölgenin doğası ve ihtişamı insanı soluksuz bırakıyor.
Ilse, İspanyol işgali döneminde köle olmaktansa ölmeyi tercih edip uçurumdan kendini atan gururlu Mayaların hikayelerini anlatıyor. Yolculuğumuz esnasında zaman zaman kıyıya yaklaşıp, tekneden inmeden sahildeki egzotik kuşların ya da timsahların fotoğraflarını çekiyoruz. Ağaçlarda ise maymunlar özgürce dans ediyorlar çığlık çığlığa…
Bu enfes ve unutulmaz deneyimden sonra La pila Chiapas de Corzo anıtını görmeye gidiyoruz. 15. yüzyıldan kalan bu kolonyal anıt, Mudejar stilinde Latin Amerika’daki tek örnek olması açısından önem taşıyor. Burada bir süre dinlendikten ve buzlu kakaolarımız Pozolları hüplettikten sonra, minibüsle önce Taxlo’ya oradan da eve geçiyoruz. Öğle yemeğinde bizi Mole soslu tavuk bekliyor.
Yemekten sonra tüm aile arabaya atlayıp Las Grutas piknik alanına gidiyoruz. Ormanlık bir alan burası. Temiz havada yorgunluk atıyoruz hep birlikte. Küçük mağaralara girip çıkıyoruz. Sonrasında otogardan 29 Şubat tarihli Palenque biletimi alıyorum. Eve dönüp yemek yedikten sonra, posh ve tekila içiyoruz. Bir yandan da bizim Solo Teste benzeyen Jun Jun oyununu öğretiyorlar bana.
Couchsurfing üzerinden evde kalan herkes şimdiye kadar bir anı defterine hatıra yazısı yazmışlar. Geleneği bozmuyoruz. Ben de duygularımı ve minnettarlığımı defterin sayfalarına döküyorum. Sonrasında hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. Annesi Flor şöyle diyor: “Tanrı bir nedenle seni bizim eve gönderdi.”
Pazartesi günü sabah 9 gibi kalkıyorum. Ilse ve annesi ile birlikte kahvaltı yapıyoruz. Flor, bana yolluk olarak elma ve muz hazırlamış. Yola çıkmadan önce 18 Mart tarihine Miami-İstanbul biletimi de internet üzerinden alıyorum. Kafamda Meksika, Belize, Guatemala ve Küba seyahatleri sonrası Türkiye’ye dönmek var.
Ilse ve Flor’a el sallayıp taksi ile otogara geçiyorum. San Cristobal’i ve bu güzel aileyi hayatım boyunca unutmayacağım. Puebla’dan sonra gördüğüm en güzel Meksika kenti San Cristobal oldu. Kesinlikle en otantik ve kendine özgü olanı…
Şairin dediği gibi “Yollarla barışmalı, yalnızlığa alışmalı”
Bekle beni Palenque.