Acapulco’dan mola olmaksızın yedi saat süren bir otobüs yolculuğundan sonra Puebla’ya ulaştım.
Terminalde güvenli taksi için uzun bir kuyruk vardı. Kuyrukta beklerken New York’ta yaşayan Meksikalı bir öğretmen ile ayaküstü sohbet ettik. Derken sıra bana geldi ve iyi İngilizce konuşan kibar bir taksici ile sohbet ede ede şehir merkezine geldik.

Üç katlı taş bir binaydı otelim. İlginç bir havası vardı ve yüksek tavanları… Kapılar, pencereler hepsi ortalamanın çok üzerinde yüksekti. Otelden çok bir manastır havası seziliyordu. Odadaki eşyalar da buna uygun sadelikteydi. Sonradan öğrendim ki ‘Posasa Jesus De Nazaret’ adlı otel gerçekten de kiliseye bağlı bir işletmeydi. Sabah resepsiyondaki ihtiyar delikanlı Joacin ile çat pat İspanyolca konuşarak anlaşmaya çalıştım.
Puebla’nın tam adı Puebla los Angeles. Yani, Melekler Şehri! Meksika’nın en güzel şehri bana göre. Kendimi en huzurlu orada hissettim. Tabi bu duyguyu hissetmemde, Meksikalı arkadaşlarımın da büyük payı var. Ancak, şehrin genel yapısı, renkli mimarisi, sıcakkanlı insanları, ilginç müzeleri, temiz ve dar sokakları beni büyüledi. Dikkat çeken bir diğer nokta ise kentin oldukça dindar bir kent olması. Sadece şehir merkezinde 365 kilise olması bu özelliğinin en güçlü kanıtı! Meksika’nın Konya’sı denilebilir! 🙂
Mütevazı bir kahvaltıdan sonra, otele pek de uzak olmayan şehir merkezindeki hastaneye doğru seğirtiyorum, Adriana ile buluşmak üzere. Hastane bahçesinde buluştuk, birer kahve içtik. O arada seyahatimden, Acapulco macerasından, annesinin durumundan konuştuk. Bir süre daha hastanede yatması gerekeceğini öğrendim. Sonrasında Adriana ile birlikte, kuzeni Gabriela’nın evine doğru yola çıktık.
Şehir merkezine yarım saat uzaklıkta, biraz sanayi mahallesi kıvamında, (Ankara’nın İskitleri gibi) bir yere geldik. Dışardan bakılınca 20 metre eninde, 4 metre yüksekliğinde devasa bir duvarın açılan garaj kapısından eve ulaştık. Manzara inanılmazdı. O mahallede, o yüksek duvarın arkasında adeta saklı bir cennet vardı. Dekoratif şekiller verilmiş ağaçların olduğu bakımlı bir bahçesi ve küçük bir süs havuzu ile tek katlı geniş bir villa bizi bekliyordu.
El Turco Puebla’da
Gabriela beni oldukça sıcak bir şekilde karşıladı. Oldukça geniş bir salondan geçerek, sol taraftaki mutfağa yöneldik. Bir yandan bir şeyler yedik, bir yandan da sohbet etmeye başladık. Ellili yaşlara yaklaşan bu iki kadın, kendi aralarında sürekli şakalaşmadan ve sesli kahkahalar atmadan duramıyordu. Latinlere özgü yaşama sevinci bu olsa gerek diye düşünmekten kendimi alamadım. Sohbetimizin konusu genel olarak Türkiye idi. Türk Tarihi hakkında çok fazla bilgisi yoktu, Bizans dönemlerini okumuş tarih kitaplarından. Onun dışında Suriye’deki savaş ile ilgili birçok soru sordu. Televizyonlarda sürekli bu konuda haberler yayınlandığını söyledi. Onun dışında Türkler ile ilgili genel algılarının pek de olumlu olmadığını itiraf ederek, “tehlikeli” ve “güvenilmez” olarak genelleme yapıldığını aktardı.
Dominik Cumhuriyeti’nde iken de aynı şeyi duymuştum. 1. Dünya Savaşı sonrası Lübnan’dan (Dönemin Osmanlı ülkesinden) gelenleri “el Turco” olarak niteliyorlar ve pek de olumlu bakmıyorlardı. Onlar da tıpkı Meksika’da oluğu gibi ticaretteki başarıları olarak öne çıkıyorlardı. Dünyanın neresinde olursa olsun genelde göçmenlere karşı hep bir önyargı oluyor gibi.

Gabriela’nın İngilizcesi Adriana kadar akıcı değil, bazen kendini ifade etmekte zorlansa da gayet iyi anlaşıyoruz. Adriana yoğun geçen refakatçilik görevinden yorgun düşüyor ve banyodan sonra uyumak üzere odasına geçiyor. Biz de “Gabi” ile çocuklarını almak üzere okula gidiyoruz. Adriana’nın jipinin aynısından onda da var. Tıpkı Adriana gibi, eşinden ayrılmış, çocuklarına çok düşkün, güçlü ve dirayetli bir kadın. Sanırım Meksika’daki kadınların büyük çoğunluğu böyle. Frida’nın ülkesinde bu durum çok da sürpriz değil aslında.
Çocuklar yine Katolik Kilisesi’ne bağlı özel bir kolejde eğitim görüyor. Din burada hayatın tüm alanlarına nüfuz etmiş ve her yerde kendisini gösteriyor. Gabi, buradaki eğitimin kalitesinden oldukça memnun olduğunu ve o yüzden bu okulu tercih ettiğini söylüyor. Çocuklarla tanışıyoruz. Gloria, Enrique, Bolly. Yaşları sırasıyla 16, 14, 7. Oğlanlar biraz daha utangaç, Gloria da cana yakın. İngilizcesi şaşırtıcı derecede iyi. Kendine güvenli ve akıcı bir şekilde konuşuyor. Enrique ergenliğin de etkisiyle biraz daha asabi ve sessiz. En küçükleri Bolly bile yeni öğrendiği bu dilde konuşma konusunda yaşına göre hayli başarılı. Bu durum aldıkları eğitimin kalitesinin de bir göstergesi. Her üçünün de ortak özelliği futbola olan düşkünlükleri.
Puebla’nın renkli merkezi
Eve gider gitmez yine mutfağa geçiyoruz. Tıpkı bizdeki gibi mutfak burada da ev hayatının merkez üssü, en çok vakit geçirilen en sıcak yer. Menüde karides çorbası var. Bol acılı. Deniz ürünleri ile pek aram yoktur ama yeni şeyler denemekten de kendimi alamıyorum. Umarım Zihua’da başıma gelenler burada tekrarlanmaz…
Yemekten sonra hep birlikte şehir merkezine gidiyoruz arabayla. Şehrin ana meydanında (Zocalo) turluyoruz ağır adımlarla. Parklar cıvıl cıvıl. Gezenler, dolaşanlar, bir şeyler atıştıranlar, alışveriş yapanlar, eve dönme telaşındakiler, seyyar satıcılar… Hayat dolu. Tıpkı olması gerektiği gibi.
Bir an Boca Raton’daki “ıssız adam” günlerim aklıma geliyor, hemen unutmak istiyorum. Hayatımdan gayet memnunum burada. Keyifler yerinde. Sadece midemden gelen sesler beni tedirgin ediyor! Karides çorbası dokundu galiba! Kibarlık olsun diye hepsini bitirmemeliydim. Gezerken bir tatlıcı dükkanın önünde duruyoruz. Sahiplerinin Lübnan’dan göç edenlerden olduklarını söylüyor Gabi. Tatlılarının da çok lezzetli olduğunu vurguluyor. Churro dedikleri tatlı bildiğiniz bizim “kerhane tatlısı” 😊 Arabaya bindiğimde midem iyice coşuyor. Ve beklenen son! Yine kusma nöbetleri… Bunlar hep acılı karides çorbası!
Volkanlar & efsaneler
Ertesi gün kahvaltının ardından yine okula gidiyoruz, bu kez çocukları bırakmak için. Sonra eve dönüyoruz. Gabi’nin avukat arkadaşı Mauricio geliyor. O da konuşkan ve neşeli bir arkadaş. Adriana ve Marianna da eşlik edince dördü birden kaynatmaya başlıyorlar yine. Tahmin edeceğiniz gibi kahkahalar havada uçuşuyor. Neden biz Türkler böyle ağız dolusu gülemiyoruz? Neden gülmek ayıp? Neden çok gülene deli derler? Kafamda deli sorular…

Onları imrenerek izliyor, bir yandan da söylediklerini anlamaya çalışıyorum. Kahveler içildikten sonra tekrar yola çıkıyoruz. Gabi, Mauricio ve ben. İstikamet Adriana’nın doğduğu kasaba olan Atlixco!
Yaklaşık yarım saat uzaklıkta, aktif iki yanardağın hemen eteklerinde. İlginç bir efsanesi var bu volkanların. Popocateptl seçkin bir asker. Hemen yanındaki Iztlazihuatl ise prenses. Efsaneye göre; Kral askerine savaşı kazanırsak kızımla evlenebilirsin der. Savaş kazanılır ama evliliğe onay çıkmaz. Aşıklar bu ayrılığa dayanamaz ve ölürler. İki volkana dönüşür bedenleri…
İtalyan göçmenlerinin ağırlıkta yaşadığı çok sevimli, sakin ve küçük bir yer burası. Hemen girişteki Chipilo kasabasında ünlü peynirlerinden satın alıyoruz. Dünyanın en temiz havasının burada olduğunu iddia ediyorlar gururla. Tıpkı bizim Kaz Dağları havası gibi. Topraklar oldukça bereketli. Tarım, çiçekçilik ve mandıracılık yaygın.
Dünyanın en büyük piramidi
Ertesi gün Gabi ile birlikte Cholula’ya gittik. Sanılanın aksine dünyanın en büyük piramidi Mısır’daki Keops Piramidi değil, Puebla Meksika’daki Cholula Piramidi’dir. Rehberimiz Jose, piramidin M.Ö. 210 yılında adobe doğal taşından yapıldığını ve Su Tanrısı’na adandağını anlatıyor. 400 metrelik genişliği ile olarak dünyanın en büyük piramidi. Yüksekliği ise 65 metre. İçinde duvar resimleri yer alıyor. Volkan ya da Olmecalar yüzünden terk edildiği düşünülüyor.
Piramit, Mısır’da ya da Meksika’daki diğer piramitler gibi tam olarak görünür değil. Büyük bölümü toprak altında. Kazılar piramidin çökmesine ve tapınağın temellerine zarar verme ihtimali nedeniyle durdurulmuş. O yüzden beklentilerinizin biraz altında kalabilir. Ancak, piramidin içine girip, zemine yakın noktadaki dar tünelleri ve merdivenleri görebilirsiniz. Her şeye rağmen dünya üzerinde mutlaka ziyaret edilmeyi hak eden bir yer burası.
Rehberimiz Jose biraz tarihe dalarak, bize İspanyol işgali döneminde, Cortez’in bir gecede 3000 kişiyi katlettiğini, güce tapan bir kadın olan tercüman Malinche’nin Corzez ile işbirliği yaparak, manipülasyonlar ile kendi halkını kandırdığını anlatıyor. İspanyollar tarafından katliamlardan sonra piramit üstünde 1594-1666 De los Remedios adındaki kilise inşa edilmiş!
Çekirge ziyafeti!
Piramit ziyaretimiz sonrası arka kapıdan kasabanın işlek caddelerinden birine çıkarken, sokak satıcılarını görüp tezgahlara yanaşıyoruz. Chapulin (Çekirge) Tamales (Mısırdan tatlı) Jicama (Meyve tatlı & acı sos ile) bizi bekliyor.
Genellikle midem hassastır, farklı şeyleri çok merak etsem de yiyemem. Ancak Chapulin’i arkadaşım Akın da çok tavsiye etmişti. Gözlerimi kapayarak ve yediğimin çekirge olduğunu aklımdan çıkartarak tadına bakıyorum. Tuzlu ve baharatlı olduğu için cips yiyormuşum gibi geldi ilk başta. Tadı hiç de fena değil ve protein deposu aynı zamanda. Bira ile aperatif olarak iyi gider.

Zocalo’ya (kent merkezine) geçiyoruz. İlk bulduğumuz mekanda oturup Michelada (bira) ve aperatifler ile karnımızı doyuruyoruz. Cuesofundido adındaki eritme peynire bayıldım. Tavsiye ederim mutlaka. Bu sırada pazardan anneleri ile dönen 3 elma yanaklı şirin çocuk dikkatimi çekiyor. Aslında ben onların dikkatini çekiyorum. Yabancı olduğumu anlıyorlar hemen. İspanyolca konuşarak gülümseyince, onlar da bana gülümsüyor hemen. Dünya birkaç saniyeliğine güzelleşiyor!

Meksika’ya gidince Tekila & Mezcal içmeden olmaz zaten. Mezcal burada yetişen agave bitkisinin özsuyundan üretilen yüksek alkollü bir Meksika içkisi. Çok çeşidi var. Alkol derecesi yüksek ama farklı aromalarla daha rahat içilebiliyor. Ben sevdim açıkçası. Meksika’da güzel biralar da var. Aklınızda bulunsun: Indio, Pasifico, Victoria, Tecate.
Puebla’da görülmesi gereken yerler
Cathedral Puebla. Kentin tam merkezinde yer alan bu muhteşem yapı, 1536 yılında inşa edilmiş. İlginç bir hikayesi var. Aslında bu katedrali başkent Meksiko’da inşa edeceklermiş, ama sonra nasıl olduysa planlar karışmış ve Puebla’ya inşa edilmiş. Özellikle yüksek bahçe duvarları üstündeki melek figürleri çok dikkat çekici.
Casa de la Cultura bir kültür merkezi. Yine görülmesi gereken bir yer. Sonrasında bisikletler ile dekore edilmiş Toasted Bike Cafe’de yemek yedim. Şef garson Martin ile ahbap olduk. İri yarı, sempatik, iyi İngilizce bilen Martin, daha önce Hollanda ve Almanya’ya gitmiş. Orada Türklerle tanışmış. Para koleksiyonu yaptığını anlatıyor. Yemekten sonra Mate çayı içiyorum.

Bir sonraki durak Museo Amparo. Hayran kaldığım bir diğer müze. Tek kelime ile muhteşem! Sergileri gezerken bir Türk sanatçının sergisi ile karşılaşmak beni ayrıca mutlu etti: Sinan Tuncay. 1986 doğumlu sanatçı, 2011-2013 yılları arasında NYC Görsel Sanatlar okumuş. Çok dikkat çeken, renkli ve eğlenceli kolajlara imza atmış.
Müzenin terasındaki kafe ise size hem biraz soluklanma hem de nefis manzaranın tadını çıkartma şansı sunuyor. Yakınlardaki katedral ve diğer kiliselerin kuleleri sizi selamlıyor.
Müzenin bahçesindeki halı kursuna katılanların atölye çalışmasını izledim. Fotoğraf çekerken içlerinden Diana ile tanıştık. Bir grafiker ama fotoğrafa da çok meraklı. Beni yakınlardaki fotoğraf sergisine davet etti. Adresi alıp mutlaka ziyaret edeceğimi söyledim.
Ertesi gün bana verdiği adrese giderek Diana Castelan Silva’nın hepsi birbirinden dikkat çekici olan fotoğraflarını gözlerimi ayırmadan izledim. Diana, yüzü maskeli sokak güreşçilerini fotoğraflamış. Ortaya enfes bir foto-belgesel çıkmış.
Sırada World Press 2015 fotoğraf sergisini görmek için San Pedro Müzesi var. O yıl tüm dünyada çekilmiş birbirinden enteresan fotoğraflar arasında Türkiye’den de kareler var. Serginin en ilgi çeken fotoğraflarından biri de Bülent Kılıç’ın Gezipark eylemleri sırasında çekilen fotoğrafları da var.
Akşam dolmuşla Cholula’ya geçtim. İnternetten tanıştığım Angela ile bir Irish Pub’da buluştuk. Konuşkan, zeki, neşeli ve sempatik bir kız. Daha önce iki kez ülkemizi ziyaret etmiş tam bir Türk dostu. İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa, Kapadokya, Kuşadası’nı görmüş. Türk müziklerine bayılıyor. Tarkan, Murat Boz, Gülşen ve Demet Akalın hayranı. Benim daha önce adını hiç duymadığım Türk pop müzik şarkıcılarını bile biliyor! Evinin duvarındaki raflarda Türk çinileri ve rakı şişeleri var. Annesi Atatürk’e aşık olmuş. Duvardaki Atatürk portresi de bu sevgi ve saygıdan ötürü asılmış. Meksika’da bile ATAM’a duyulan bu sevgi gurur verici. Angela, Türkiye’de yaşamak istiyor. İstanbul’da uluslararası bir firmaya iş başvurusu yapmış, haber bekliyor. (Şimdilerde bir Türk ile evli ve İstanbul’da yaşıyor)
Ertesi gün eve taksi ile dönüyorum. Meksika’da taksilerde taksimetre bulunmuyor. Taksicinin insafına kalmış. Genelde kazıklamıyorlar. Ücretler mesafeye göre 10-30 TL arasında değişiyor.
Veda zamanı…
Puabla kentini ve insanlarını gerçekten çok sevdim. 5-6 gün geçirdiğim bu kent bana ilaç gibi geldi. Kendimi evimde gibi hissettim. Özellikle Gabi’nin misafirperverliğini unutamam. Birbirinden tatlı çocukları da evin Chihuahua cinsi sevimli köpeği Martina’yı da…
Evden ayrılmadan okuldaki çocuklara küçük bir not ve Miami’den aldığım Miami Heat tişörtünü bırakıyorum hatıra olarak.
Meksika’da bir sonraki durağım Oaxaca.
(Şubat 2016)