Meksika’da başkent Meksiko, antik kent Teotihuacan ve Pasifik Okyanusu kenarındaki sevimli Zihuatanejo’dan sonraki durağım Acapulco olacak.
Her şey Zihua’da huzurlu geçen bir iki günden sonra Adriana’ya Puebla’dan gelen sürpriz bir telefonla değişmişti. Annesinin aniden rahatsızlanması haberi üzerine, Puebla’ya doğru yola çıktık. Ben ise yol üzerinde Acapulco’da üç dört gün geçirip, hem kafa dinleyecektim hem de Adriana’ya hastane telaşı sırasında ayak bağı olmayacaktım.
Evden çıkmadan, Acapulco’ya çok yakın bir noktada, özel bir koyda, bungolovları olan bir tesiste yer ayırttım. Balcones al Mar bölgesindeki mekanın adı Cocos Camp idi ve fotoğraflar oldukça heyecan vericiydi. Balcones al Mar bölgesi adından da anlaşılacağı gibi, okyanus kenarındaki sarp kayalıklar üzerine kurulmuş teraslardan / balkonlardan oluşan bir bölgeydi. Tam bir egzotik tatil olacaktı benim için.

Büyük valizim Adriana’nın arabası ile birlikte Puebla’ya gidecekti, ben ise bana 3-4 gün yetecek kadar eşyayı sırt çantama aldım ve hızlı bir kahvaltının ardından yola çıktık. Zihua’dan çıkmadan bir benzinliğe uğradık. Burada da pompalı tüfek taşıyan bir güvenlik görevlisi vardı. Artık bu manzaraya alışmıştım fakat bunu diğerlerinden farklı kılan şey, güvenlik görevlisinin kemerindeki marihuana simgeleriydi. Sürreal bir görüntü! Meksika içinse çok şaşırtıcı değil elbette.
Yolda henüz 15 dakika gitmedik ki arabada bir sorun olduğunu fark ettiler. Bu kez de oto sanayiye gitmek zorunda kaldık. Bir türlü yola çıkamıyorduk. Yaklaşık yarım saat bir ustayı aradık, sonra bir yarım saat de aracın tamiri sürdü. Efsanevi U-Turn filminin karakterleri gibiydik adeta. Neyse ki sorun kısa sürede çözüldü ve tekrar yola koyulduk.
İki kadın annelerinin rahatsızlığı haberine rağmen her zamanki gibi şen şakraktı. Kahkahaların ardı arkası kesilmiyordu. Bu onların her zamanki iletişim biçimiydi. Anneleri yaşlıydı, anneleri hastaydı. Annelerini çok seviyorlar ve içten içe endişe duyuyorlardı. İşi gücü bir anda bırakmak zorunda kalmışlardı. Ama yine de ne hüzün ne endişe vardı yüzlerinde. Her zamanki doğallıkları ile devam ediyorlardı. Onlara imrensem de bizim için durumun çok farklı olduğunu söyleyebilirim. Bizler sevinci de hüznü de çok yoğun yaşıyoruz sanki!
Adrianna aracı kullanıyordu, Marianna da yanında oturuyordu. Ben ise arkada bir yandan onların sohbetine kulak kabartıyor, İspanyolca bildiğim birkaç kelime ile ne hakkında konuştuklarını anlamaya çalışıyordum. Bir yandan da yolda olmanın, müziklerin ve manzaranın tadını çıkartıyordum. 1940’lı yıllardan parçalar çaldılar yol boyunca. Meksika’ya özgü inanılmaz keyifli klasiklerdi bunlar.
Merak edenler Hermanos Martinez Gil’in aşağıdaki parçasını dinleyebilir:
Yol kenarındaki derme çatma tezgahlardan meyve almak için durduk. Mango, Avokado, Papaya, Platano’yu biliyordum ama Zapote, Chiaca, Carambola ve Guayaba gibi daha önce hiç görmediğim ve duymadığım meyveler ile tanıştım. Hepsinden poşet poşet aldık, yol boyunca meyveye doyduk. Hepsi de çok lezzetliydi gerçekten…
Acapulco’ya maceralı bir yolculuk
Derken hava kararmaya başladı, artık Acapulco’ya yaklaşıyorduk. Deniz kenarından Acapulco’ya doğru ilerleyen yoldaydık. Telefondaki haritadan sürekli yönümüzü çevrimdışı takip ediyordum. Kalacağım yere yaklaştığımız sırada bir askeri kontrol noktası nedeniyle, yoldan ayrıldık. Asker yolu kapattığı için döndüklerini sandım. Bir süre sonra baktım ki farklı bir yönde ilerliyoruz, bizimkileri uyarmaya çalıştım. Saptığımız yol Acapulco’nun başka bir yerine çıkıyormuş. Oysa benim kalacağım yer saptığımız yol üzerinde ve kıyı kenarındaydı. Meksikalılara yol tarif edecek halim yoktu sonuçta!
Yarım saat sonra kendimizi Acapulco’nun keşmekeş trafiği içinde bulduk. Birkaç kişiye yol sorduk, tamamen yanlış yönde olduğumuzu söylediler. Taksiyle gitmeyi önerdim ama uzak olduğu için çok masraflı olur dediler. Adrianna beni yalnız bırakmak istemedi, karanlık ve ıssız dağ yollarından geri döndük. Hava kararmıştı, saat 8’e geliyordu ve onların gidecek 5-6 saat yolları daha vardı. Yolu kaybetmemiz en az bir saatlik bir zaman kaybına neden olmuştu. Sinirler biraz gerildi, ben de pişmanlık duydum onları uyarmadığım için. Adrianna sürekli olarak, “Bu senin suçun değil. Benim hatam. Sen bizi uyarmaya çalıştın ama biz dinlemedik” deyip durdu. Kalacağım kampın görevlisi Pepe ile yol boyunca konuştular, sonunda kalacağım yeri bulduk. İçeri kadar birlikte girdik, Pepe ile tanıştılar, eşyalarımı bıraktım. Güvende olduğumdan emin olduktan sonra (!) sarılarak vedalaştık ve iyi şanslar diledik birbirimize. Onlar tekrar yola çıktı, bense hemen aşağıda, zifiri karanlıktan görünmeyen denizin kayalara çarparak çıkardığı biraz gürültülü biraz ürkütücü sesleri dinledikten sonra kendimi yatağa attım. Uzun bir gün olmuştu, artık dinlenme zamanı gelmişti.
Çok yorgun olduğum için deliksiz uyudum. Sabah dokuzda dalgaların sesiyle uyandım. Manzara nefes kesiciydi. Gece karanlıkta sadece sesini dinleyebilmiştim. Şimdi ise tüm güzelliği ile karşımdaydı. Çok dik bir yamaç üzerine kurulu bir otel, onun altındaki teraslarda ise bungalovlar sıralanıyordu. Yani Cocos Camp. Aslında bunlara bungalov demek ne kadar doğru bilemiyorum. Ahşap zemin ve kolonlar üzerinde, etrafı keten perdeler, üstü kurumuş palmiye yaprakları ile kaplı yarı açık yapılardı bunlar. Hani Maldivlerde daha lüks versiyonlarını gördüğümüz türden. Banyo ve tuvalet de odanın hemen yan tarafında, yine ahşaptan…
Otelin sahipleri Amerikalı bir çiftti. Bungalovların sorumlusu ise Pepe. Ben ilk başta iki mekanın aynı olduğunu sanmıştım ama sonradan farklı işletmeler olduğunu öğrendim. Yine de iç içeydik ve otelin muhteşem terasında manzarayı izlememe ve oturup wi-fi kullanmama kimse bir şey demiyorlardı. Bazı günler öğle yemeğini otelin harikulade terasında yedim.
Muhteşem Pasifik manzarası
Bir süre fotoğraf çektim, manzarayı doyasıya izledim. Ufuk çizgisine kadar her yeri gözlerimle taradım. Engin bir okyanus vardı karşımda. Ama asıl ilgi çekici olan hemen altımızdaki kayalıkları döven dalgalardı. Hem mavi beyaz bir renk cümbüşü hem de doğanın müziğiydi söz konusu olan. Kayalıkların sağ yanındaki koyda dalgalara karşı yüzmek heyecan vericiydi benim için.

Öğleden önce e-postalarıma ve sosyal medyaya hızlıca bir göz attıktan sonra, ana yola çıkıp, şehir merkezine giden bir halk otobüsüne bindim. Otobüs demek ne kadar doğru olur orası tartışılır. Çünkü otobüs değil adeta yürüyen bir tenekeydi bu araç! 1950 ya da 1960 model hurda bir otobüsten bahsediyorum. Her ne kadar içi yeni mavi renge boyanmış olsa da koridorda bazı deliklerden asfaltı görmek mümkündü! Doğal bir klima da denebilir! Şehir merkezine 7 pesoya ucuz bir yolculuk imkanı olduğu için bu detayları çok önemsemedim. Sırt çantalı gezginler için her bir kuruşun önemi vardır. Bu cimrilikten değil, yolda olmanın getirdiği bir öz disiplinden kaynaklanır. Para harcamaya gelen turist değildir onlar çünkü. Genellikle yürümeyi, bisikleti, otostopu ve toplu taşıma araçlarını bu yüzden tercih ederler.
Otobüste serenat
Otobüste cam kenarından dışarıyı izlerken, genç bir adam elinde gitarı ile otobüse biniyor bir duraktan. Ve başlıyor serenada. Temiz kadife bir sesi var. Muhtemelen popüler bir parçayı seslendiriyor. Sözlerini anlamasam da romantik olduğu kesin. Benim dışımda pek kimsenin ilgisini çekmiyor. İnsanlar alışmış bu tür müzisyenlere. Meksiko metrosunda da görmüştüm benzerlerini. O yüzden kayıtsız kalıyorlar çoğunlukla. Ama ben bu fırsatı kaçırmıyorum ve kayda geçiyorum hemen.
Yabancı olduğum bariz belli olduğu halde, kimse umursamıyor. Ne olumlu ne de olumsuz bir bakış gördüm. Merkezde HSCB Bankası’nı bulup biraz para bozdurdum, Oxxo’dan telefon kontörü aldım. Kahvaltı olarak soğuk sandviçlerimi aldım. Merkezdeki kilisede ayini izledim bir süre.
Acapulco Meksika’nın ilk turistik şehri. Tıpkı bizim Bodrum gibi. 1960’ların Cancun’u bir anlamda. Hollywood artistlerinin mekanı. Elvis’in bir parçası var. Keyifli bir parça, dinlemenizi tavsiye ederim. O dönemin sakin, huzurlu ve turistik Acapulcosu’nu görmek mümkün.
‘Dünyanın En Tehlikeli 10 Kenti’ listesinde her zaman kendisine yer bulan Acapulco’nun şimdilerde yaklaşık 1 milyon nüfusu var. Milliyet’te konuyla ilgili bir habere göre; “Meksika’nın ünlü sahil kenti Acapulco, yüksek suç oranıyla baş edemeyen şehirlerden bir diğeri. Kentte her 100 bin kişiden 142’si cinayete kurban gidiyor.”

Merkezde kalabalık ve kirli caddeleri var. Sokaklarda lağım akıyor. Tam bir keşmekeş! Küçük dükkanlar, sokak satıcıları, alışveriş yapanlar birbirine karışmış durumda. Trafik rezalet! Hurda otobüsler canavar gibi. En güzel şey ise sadece burada gördüğüm Vosvos taksiler 🙂
Yollarda hızla giden pikaplarda elleri tetikte otomatik silahlı askerleri ve polisleri görmek ürkütücü! Banka, benzin istasyonu, beyaz eşya dükkanı ve AVM gibi “kritik yerlerde” sürekli pompalı tüfek taşıyan ve elleri tetikte güvenlikçileri görmek mümkün. İlk başta tedirgin ediyor ama zamanla bu manzaraya da alışıyorsunuz zamanla.
Acapulco’nun renkli geceleri
Öğleden sonra hotele geri döndüm. Kayalıkların arasından dalgalı denize girip serinledikten sonra, duş alıp yattım. Akşam, hotelin bungalov bölümünden sorumlu olan Pepe beni arabasıyla La Costera’ya bıraktı. Taksiye vereceğim parayı ona vermiş oldum. La Costera, İzmir’in Kordon’u gibi bir yer. Geniş bir bulvar üzerinde lüks oteller, restoranlar, barlar ve gece kulüpleri sıralanıyor. Paradise, Mojito ve Love en canlı mekanlar.
Bir AVM’deki fast –food dükkanında akşam yemeğini aradan çıkartıp, kordon boyunca yürüdüm. Pek ilgi çekici bir şey göremedim açıkçası. Saat 11’e yaklaşınca da bir Vosvos taksiye atlayıp hotele geri döndüm. Sonraki iki günü ise Meksiko City’den gelen arkadaşım Elba ile geçirdim. Birlikte kah Balcones al Mar’da kah Acapulco’da vakit geçirdik.
‘Dünyanın en tehlikeli 10 kentinden birinde’ geçirdiğim 4 gün boyunca, gece sokakta tek başıma da yürüdüm, minibüse de taksiye de bindim. Bu süre zarfında ne bir kavga, ne bir hırsızlık, ne bir taciz olayına denk geldim. Siz siz olun, elbette yurtdışında belli yerlerde her zaman temkinli olun, ancak medyada yer alan her habere de inanmayın.
Pazar günü ise arkadaşım Meksiko City’e döndü, ben de Puebla’ya doğru yola çıktım.
(Şubat 2016)