Trilye’de 12 saat

Trileye’yi biz Ankaralılar bir balıkçı restoranı olarak biliriz.

İtiraf etmek gerekirse, Bursa’da böyle bir yerin olduğundan bihaberdim ben. Bir iş gezisi sebebiyle tesadüfen keşfettik. Eski Türkiye’de (!) şirin ilçeler vardı. Mudanya, Gemlik, Urla, Datça vs. Şimdi ise o şirin ilçeler, ‘dini bütünler’ tarafından, Beton Tanrı’sına (!) kurban edildiği için artık ‘şirin kasabalar ve köyler’ var sadece. O da şimdilik! Numunelik! Şirince gibi…

Trilye beni çocukluğuma, 1980’lere, o güzel günlere götürdü…Kaybolan masumiyet günlerimize. Buraya henüz Beypazarı, Hamamönü ve benzeri yerlerde olduğu gibi ‘yapay restorasyon kabusu’ da tam çökmemiş henüz. Eski cumbalı evler, dar sokaklar, aylak kediler, deniz havası, yosun kokusu…Merkezdeki eski bir kilise şimdiye kadar gördüğüm en güzel Bizans dönemi yapılardan biri. (Sanırım Trabzon’daki Küçük Ayasofya vardı bir de böyle) St. Stephanos Kilisesi, bize anlatılana göre, ünlü İznik Konsülü’nden afaroz edilen 3 papaz tarafından kurulmuş. Yapının kapısındaki tabelada ise bir bulmaca bizi bekliyordu. K.Y 8. yüzyıl, C.Ç 15. Yüzyıl. Sonradan çözdük: Kilise Yapılışı ve Camiye Çevrilme!

44310972_10156289426362935_8666199261123182592_n

Otelimiz -sonradan yapılmış olsa da- Büyükada’daki tarihi büyük yalıları andıran, deniz kenarında, harika bir otel: Otel Trilayalı. Her şey çok ince düşünülmüş. Asansör bile ahşap kaplamalı ki genel konsepti bozmaması için. Odalar vintage tarzında döşenmiş. İkinci kattaki odamın penceresindeki deniz manzarasına, berjerdeki Eylül kitabı bakıyor biraz da hüzünle, zira aylardan Ekim artık. Yaz da bitti, Eylül de…Eşyalarımızı odaya bırakıp dışarı çıkıyoruz hemen, deniz kenarında kısa bir yürüyüşe.

44118522_10156289426307935_2615736057945128960_n

Merkezde yan yana üç tane turistik balıkçı restoranı var. Sezon sonu ve hafta içi olduğu için her yer boş. Biz ise daha ilerde, daha kenarda, köşebaşında ve daha “az turistik” olanı tercih ediyoruz. Duvardaki siyah beyaz fotoğraflar daha samimi bir hava veriyor mekana daha ilk bakışta. İçerde oranın yerlisi olduğu belli olan 5-6 genç efendice içiyor. Cem Yılmaz’ın “Hayde Gidelum” şarkısı klibindekine benzer bir hava var içerde. Biraz hararetli ama esprili ve efendi bir şekilde bir dernek / belediye seçimi hakkında konuşuyorlar. Mekanın sahibi bizi kapıda karşılıyor. Üzerindeki ‘Efendi’ tişörtünü görünce, o kadar balıkçı arasından burayı tercih etmemizin bir sebebi olduğu anlaşılıyor. Murat abi, Beşiktaş kongre üyesi, Girit göçmeni, Atatürkçü, mert bir adam. İyi ki burayı seçmişim diyorum içimden mezelere göz atarken. Keyifle masaya kuruluyoruz. Bir yandan da mekanı inceleyip, olmazsa olmaz fotoğraf çekiyoruz Japon turist heyecanıyla. Sonra iş, aşk, memleket mevzuları… Sohbet derinleşiyor her yudumda.

Genetik olarak bir ağabeyim olmadı ama ne çok ağabeyim oldu aslında. Kutlu Sagay da onlardan biri, sonuncusu ve en hakikisi. Benim deyimimle Kral bir adam! (Ayrıca yazılmayı fazlasıyla hak eden biri. Şu kadarını söyleyeyim. Bu dönemlerin insanı değil. Büyükadalı son romantiklerden o da)

Sigara molası için dışarı çıktığımızda kapı önünde Murat abi ile sohbet ediyoruz. Ankara’daki Trilye restoranın kuruluş ve isim hikayesini anlattı, dönemin belediye başkanı olan babasından isim hakkı için izin isteyen o iki üniversiteli genci, Trilyeli kız arkadaşlarını (Sahi şimdi ne yapıyordur acaba o üç genç?), sonrasında restoranı şimdiki sahibine devretmelerini vs. Hürriyet dergileri için çalışırken ne sık giderdik Trilye’ye…Ünlü bir politikacı ya da sanatçıyı çekmek için. Nereden nereye? Zaman hızla akıyor. Tüm sürprizleriyle bizi şaşırtmaya devam ediyor. Hayatı güzel kılan da o değil mi?

44366657_10156289427122935_151779836388442112_n

Sonrasında duvardaki fotoğraflara bakıp geçmiş zamana dönüyoruz. 1957 senesine. Kasap dedesinin zamanlarına. O dönemlerin asaletine. Giysilere yansıyan o asalete. Sahi o güzel insanlar nereye gitti? Neden demirin tuncuna, insanın picine kaldık biz? Neden lanetlendik? (Rumlar ve Ermeniler geliyor aklıma ‘sebepsiz’ yere!) Efkar basıyor. Duvarda Nazım’ın daha önce hiç okumadığım şu mısraları yazıyor: Sen benim sarhoşluğumsun / ne ayıldım / ne ayılabilirim / ne ayılmak isterim.

Masaya dönüşte 2011’de babamın Almanya’da havuz kenarında çektirdiği o fotoğrafın hikayesini anlatıyorum tüm detaylarıyla. Karşımda gerçekten dinleyen bir olunca, konuşmayı sevmeyen ben açılıyorum. Anason kokulu masada, anlattıkça anlatıyorum. Rakının payı da yok değil tabi. (Sahi insanlar neden dinlemeyi bıraktı? Kimsenin uzun uzun dinleyecek / okuyacak vakti yok artık! Eskiden olsa merak uyandıracak, uzun uzun anlatılacak yurtdışı seyahatlerini bile, birkaç dakikada, birkaç Insta fotoğrafı eşliğinde çerez niyetine harcıyoruz! Oysa her biri ayrı bir film konusu olabilir pekala!) Derken şişenin dibini görüyoruz. Ama ne kafamız güzel ne de çakırkeyfiz! Havadan mıdır sudan mıdır bilemedim. Biraz Beşiktaş ve memleket muhabbeti sonrası Murat abi ile vedalaşıyoruz. O da eskiyi özleyenlerden. Kalabalıklardan, yüceltilen cehaletten, kesilen zeytinliklerden dolayı dertli.

Çıkışta hemen ötele dönmeyip, ‘az turistik’ ana caddeden sağa sapıp, ara sokaklara dalıyoruz. Zamanda yolculuk gibi…Her köşede ayrı bir naif detay var. Güzel, şirin ama çokça hüzünlü… Aylardan Ekim olduğu için belki. Gece olduğu için belki. Belki de hava yağmurlu olduğu için. Belki de yağmurlu bir Ekim gecesi olduğu içindir.

44225858_10156289427597935_1584458356557348864_n

Tesadüfen, sonradan “Tabut Ev” olarak anıldığını öğrendiğim evin önünden geçiyoruz. Bir fotoğraf çekiyorum gece karanlığında. İstanbul Balat’ı hatırlatıyor. Sadece penceredeki uydu anteni bozuyor işi! Biraz uzaktan dalga sesleri geliyor. Otelin arka sokağına dönüyoruz. Çıkmaz sokak, sahile inenen bir merdivene açılıyor. Merdivenin başında dalgaların sesi daha güçlü geliyor artık. Karanlık da olsa denizi görüyoruz. Güçlü rüzgar dindi, hava yumuşadı. Sahilde kaçmak öpüşen iki genç var. Oğlan deri ceketini çıkarmış, kızın omuzlarına sarmış. Sahi böyle aşklar kaldı mı? 50 yıl sonra onlar da fotoğraflarda yaşayacak oysa ki. Belki de buraya gelen bir yabancı o fotoğraflara bakıp efkarla rakı içecek. Kim bilir?

Günlerden Perşembe artık. Otele dönüşte efsane Ara Güler’in ölüm haberini alıyorum. Yine hüzün, yine efkar ile uykuya dalıyorum. Sabah 7’deki feribota yetişmemiz için 6’da kalmak gerekiyor.

Çarşamba akşam 7’de başlayan Trilye maceramız, 12 saat sonra yağmurlu bir sabahta sonlanıyor. Mudanya’ya doğru yola çıkıyoruz. Onbir kilometre, otuz dakika. Bir denize bir ormana yönümüzü çeviren virajlı yollara sarıyoruz.

Aklıma Orhan Veli’nin şiiri düşüyor: “Gemlik’e doğru denizi göreceksin / sakın şaşırma!..”

 

 

18 Ekim 2018 / Mudanya – Yenikapı Feribotu

Yorum bırakın