Meksiko: İstanbul çarpı iki!

Yerleşme planlarıyla gittiğim, iki ay geçmeden bu planımdan vazgeçtiğim, son dönemleri adeta ızdırap olan Florida maceram ‘nihayet’ son buluyordu. Bir an önce kendimi Latin Amerika’ya atma heyecanı içindeydim.

Meksikalı mektup arkadaşımın Detroit’te okuyan oğlunun başkent Meksiko’daki evin anahtarları kargoyla Miami’ye ulaştı, bilet alındı, küçük bir bavul hazırlandı. Derken, 2 Şubat günü akşam saatlerinde Miami’den Monterrey aktarmalı olarak Meksiko’ya ulaştık.

Ulaştık diyorum çünkü yanımda bir arkadaşım daha var. Hayır, Akın değil! O ve eşi bizden bir gün önce listesindeki 76. Ülke olacak Porto Rico’ya doğru yola çıktılar. Bana Meksiko’da arkadaşlık edecek olan kişi Amasya’da öğretmenlik yapan ve Miami’deki ağabeyini ziyaret ederken tanıştığımız Bilgin.

Bilgin’in abisi Engin ile eşi Ayça Boca Raton’daki son haftalarımızda bize çok yardımcı olmuş, karşılıksız dostlukları ile yüreklerimizi ısıtmış ve bize moral vermişti. Bilgin ile de kısa sürede kaynaşmıştık, ona Güney Amerika planlarımdan bahsedince, kendisinin ABD dışında başka bir ülke görmediğini, benimle 3-4 gün için Meksika’ya gelip gelemeyeceğini sormuştu. Ben de hiç düşünmeden kabul etmiştim. Ona da hemen bir uçak bileti ve hostel ayarladık. Böylece yola birlikte çıktık…

IMG_0404

Havalimanından çıkmadan kayıtlı taksi bürolarından birinden “güvenli taksi” ayarladık. Yanlış hatırlamıyorsam 18-20 dolara anlaştık. Güvenli taksiler dışında da taksi bulmak mümkün ama garantisi yok. Örtülü turistleri yolma operasyonu da olsa internette herkes güvenli taksileri tercih etmeyi önerdiği için onların dediğini yaptık biz de.

Şehir inanılmaz büyük ve kalabalık. Nüfusun 21-25 milyon aralığında olduğunu tahmin ediyorlar! Trafik ise İstanbul’a rahmet okutur cinsten! Zaten uçaktan şehre baktığınızda kırmızı ve beyaz renklerden oluşan devasa uzunlukta ‘ışık nehirleri’ görüyorsunuz. Bunlar trafikteki araçların ışıkları tahmin edeceğiniz gibi…

Hostelimiz şehrin Cihangir’i diyebileceğim bir semt olan Coyoacan’da. Taksi bizi hostelimizin önüne kadar bırakıyor. Eşyalarımızı hostele bırakıp, kendimizi hemen sokağa atıyoruz. Merkezde büyük bir katedIMG_1788ral ve geniş bir park gözümüze çarpıyor.

Müzik seslerini ve dans edenleri seçiyoruz yaklaştıkça. Büyük, güzel, cıvıl cıvıl bir park. Ortalık panayır yeri gibi. Bir süre kimi yerel giysiler giymiş, kadınlı-erkekli, genç-yaşlı bu grubun gösterisini izliyoruz. “Oh be! İyi ki gelmişiz” diyoruz içimizden. Müziğin ritmi bizi de etkisi altına alıyor, ayaklarımızla ve ellerimizle tempo tutuyoruz. Onlar gibi özgürce dans edebilsek keşke…

Hayat burada diyorum kendi kendime…

Hayat burada!

İzleyenlerin arasında dolaşan bir kadın, elinde Küçük Prens kartları ile geliyor. Üniversiteden hocam Mehmet Sobacı için bir kart alıyorum hemen. Pazarlık yapmam çevredekilerin hoşuna gidiyor gülümsüyorlar. Sonrasında katedral duvarının yanında kurulan büyük beyaz çadıra doğru seğirtiyoruz, çünkü güzel kokular geliyor o taraftan. Karnımız zil çalıyor bir yandan. Bir sürü yemek standının olduğu çadırın kapısından içeri giriyoruz. Önce merak ve şaşkınlıkla hem yemek yiyenleri hem de yemekleri süzüyoruz. Bir tur attıktan sonra da ilk gözümüzü kestirdiğimiz yerde, adını bile bilmediğimiz yemekleri, satıcıya işaretle göstererek seçiyoruz. Meksika’daki ilk yemek deneyimimiz de böyle oluyor. Amerika’da ve Türkiye’de Meksika restoranına gitmiş biri olarak, o restoranların müdavimlerine şunu söyleyebilirim. Bildiğiniz her şeyi unutun ve Meksika’ya gelin. Burada sizi müthiş bir hazine bekliyor. Bildikleriniz buz dağının sadece görünen kısmı çünkü…

Yemeğin ardından ana caddede gençlerin takıldığı canlı müzik olan La Celestina barda alıyoruz soluğu. Pasifico birasının tadına bakıyoruz hemen. Müzikler iyice keyfimizi yerine getiriyor. Yan masadaki arkadaşlarla tanışıyoruz sigara muhabbeti sayesinde. Biz onlara onlar bize hikayelerini anlatıyor. Masalar açık havada olmasına rağmen sigarayı masada değil, iki adım ötede, kaldırımda ayakta içiyoruz. Ayaküstü sohbet devam ediyor. Üniversite öğrencisi olduklarını, müzik grubundaki müzisyenlerin arkadaşları olduğunu öğreniyoruz. Seyahat için Meksika’ya gelen iki Türk ilgilerini çekiyor. Keyifli bir başlangıç yapıyoruz Meksiko’ya…

 

 

Meksika’dan insan hikayeleri

Ertesi sabah hostelde Eduardo ile kahvaltı yapıyoruz. Ellili yaşların ortasında, saçları seyrelmiş, devrimci bıyıkları beyazlamış, inanılmaz kibar ve sakin bir adam. Eşinden ayrılmış, çocukları evden taşınmış, kendisi de ailesine ait bu 3 katlı binanın bir odasında yaşıyor, diğer odaları ise kiraya veriyor. Akıcı bir İngilizcesi var. İyi bir aileden geldiği ve kaliteli bir eğitim aldığı belli oluyor. Konuşmalarından dünyadaki gelişmeleri de yakından takip ettiği anlaşılıyor.

Biraz yavaş ama özenli bir şekilde kahvaltı masasını hazırlıyor, bir yandan da sohbet ediyoruz. Kahve, meyve salatası, peynir, yağ ve baldan oluşan mükellef bir kahvaltı yapıyoruz. Ah siyah zeytin ah! Seni nasıl özledim bir bilsen. Aklıma Akın’ın İspanya’da bile zeytine hasret kalışını anlatışı, zeytin ağaçlarından zeytin toplama hikayesi geliyor…

Kahvaltı sonrası kendimizi sokağa atıyoruz. İlk durağımız ünlü ressam Frida’nın müze evi. Ressam eşi Diego Rivera ile yaşadığı bu efsanevi eve on dakikalık kısa bir yürüyüş ile varıyoruz ama henüz açılmamış. Beklemektense yakınlardaki Troçki müzesine gitmeye karar verdik. Ancak elimizdeki Coyoacan haritasının en ucunda gösterilmesine ve bulunduğumuz yere yakın olmasına rağmen bir türlü evi bulamıyoruz. Sonunda karşılaştığımız iki genç kendilerinin de oraya gittiğini söylüyor.

Moskova – İstanbul – Meksiko hattı

Peşlerine takılıyoruz hemen. Arjantinli genç bir çift. Pek konuşkan değiller, biz de üstelemiyoruz. Sonunda müzeyi bulduk, giriş ücretlerini verdik ve içeri attık kendimizi. Önce fotoğraflarla Troçki’nin Rusya’dan Türkiye’ye, oradan Fransa ve Norveç’e, en nihayetinde de Meksika’ya uzanan yolculuğuna tanıklık ettik. İstanbul Büyükada’da elinde balıkla poz veren bu kişinin bir zamanlar Kızılordu’nun en önemli komutanlarından biri olduğunu tahmin etmek oldukça güç.

Girişteki salonun duvarlarındaki fotoğrafları gördükten sonra dar bir koridordan avlulu bahçeye çıkıyoruz. Bahçe duvarlarında da Troçki’nin büyük boyutta iki posteri göze çarpıyor ilk bakışta. Bahçe kaktüsler ve çeşitli çiçeklerle süslü ama gösterişten uzak. Bahçenin ortasında, üzerinde orak çekiç kabartması hemen göze çarpan sade bir mezar taşı bulunuyor. Troçki burada ebedi uykusunda…

Sonrasında bahçenin orta bölümünde ve sağındaki iki taş binada; Troçki, ailesi ve onu korumakla görevli muhafızların kaldıkları bölümleri geziyoruz. Troçki’nin daktilosunu, kitaplarını, mektuplarını görmek etkileyici. Tüm bunları daha sonradan izleyeceğim Frida filminde tekrar göreceğim…

Troçki Müzesi’nden ayrılıp birkaç sokak ilerideki Frida Kahlo Müzesi’ne doğru yürüyoruz tekrar. Bu kez bizi uzun bir kuyruk bekliyor. Dünyanın dört bir yanından gelen turistler sırada… Güneş yakmaya başlıyor yavaştan. Ağaçların gölgesine sığınmaya çalışarak başlıyoruz sıranın bize gelmesini beklemeye… Seyyar dondurmacı sıcaktan bunalanların imdadına hızır gibi yetişiyor. On, on beş dakika kadar bekledikten sonra içeri giriyoruz. Müzenin içinde fotoğraf çektirmek yasak. Büyülenmiş bir şekilde Frida’nın orijinal eserlerini takip ediyoruz. Sıradışı bir kadın ve ressam…

En çok bu tablosunun önünde duruyorum dakikalarca…

frida

Frida’nın düşler bahçesi

Duvarlarda Frida’ya ait sözler yer alıyor… Onun bir ressamdan öte, bir filozof olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz:

“Pies para que los quiero si tengo alas pa’ volar”
“Who needs feet when I’ve got wings to fly”
“Kim ayaklara ihtiyaç duyar, uçacak kanatları varsa”

Hayatını merak ediyorsanız, Selma Hayek’in başrolünü oynadığı, 2002 yapımı Frida filmini izleyin. Ama mutlaka izleyin!

http://www.imdb.com/title/tt0120679/

Filmi izledikten sonra benim gibi bu şarkıyı dinlemekten kendinizi alamayacaksınız. Aynı zamanda Frida’nın arkadaşı olan Chavela Vergas’ın muhteşem yorumuyla La Llorona…

 

 

Öğle yemeğini Ankara’da Ulus Hali’ni andıran, Mercado adı verilen pazar yerinde yedik. Çeşit çeşit meyvelerin olduğu bir büfede taburelere oturduk. Ne yiyeceğimiz hakkında en ufak bir fikrimiz yok. Menüden bir şeyler seçmeye çalışırken, yanımızda oturan Izmael ile yarı İngilizce yarı İspanyolca sohbet başladı. Siparişlerimizi verdik. Hayatımda gördüğüm en hızlı çalışan tezgahtarı burada gördüm. Tezgahın üstü, yerler, üstü-başı, saçlarına kadar her yeri sıktığı meyve parçaları ile dolu. Yaptığı işten keyif aldığı kadar biraz da işin şovunda sanki… Tortillalarımızı / dürümlerimizi mideye indirirken ve karışık meyve sularımızı yudumluyoruz.

Tarçınlı kahve

Arkasından da semtin popüler mekanı olan Cafe El Jaracho’dan nefis tarçınlı mocha’larımızı alıyoruz. Köşe başındaki bu mekan özellikle sabahları tıklım tıklım. Her iki köşe boyunca yer alan banklarda kahve içip, gelen geçeni izlemek en büyük keyifleri. Çeşitli tartlar ve kekler de satılıyor ama daha çok kahvesi ile ünlü bir mekan.

cafe

Sonrasında taksi ile şehir merkezine gidiyoruz. Gördüğüm en büyük kent meydanlarından bir tanesi bu. Görkemli başkanlık sarayı, büyük bir katedral, müthiş bir kalabalık… Her köşe başında değil, neredeyse adım başı polis görmek ise sinir bozucu…

Üstü açık iki katlı tur otobüslerinden birine atlayıp, hızlı, keyifli ve pratik bir şehir turu atıyoruz. Görkemli neoklasik tarihi binalar, koloniyel dönem mimari örneği kiliseler ve katedraller, kavşakların ortasında konumlandırılmış ihtişamlı heykeller, modern zamanların gökdelenleri, geniş parklar, arabalar ve kalabalıklar… Sonra yine arabalar ve kalabalıklar… Tekrar arabalar ve kalabalıklar…

Kurtlar Vadisi Meksika

Şehir merkezindeki Chapultepec kentin “Central Park”ı gibi… Gölete karşı sakin bir kitapçıda kahve içmek tüm yorgunluğumuzu atıyor. Ünlü Antropoloji Müzesi gibi birçok kültür, sanat ve spor kompleksi de bu parkın içinde yer alıyor. Park içindeki hediyelik eşya standları da görülmeye değer. Fiyatlar oldukça uygun.

Hava kararmaya başlayınca soluğu taksi ile tekrar Coyoacan’da alıyoruz. Coyoacan “kurtların yeri” diyebileceğim bir anlama geliyor. Bir nevi “kurtlar vadisi”!

coyacan

Taksi ile hostele doğru giderken, ana caddelerden birinde yol kenarında cüretkar giysili kızlar dikkat çekiyor. Bir, iki, üç derken dikkat çekici bir hal alıyor. Aracın oradan geçtiği beş-on dakikalık bir sürede belki de yüzlerce kızın müşteri beklediğini gördük. O günü kurtarmak için bedenlerini kiralayan kızlar bunlar… Gelişmekte olan ülkelerdeki gelir adaletsizliğinin acı gerçeklerinden biri ne yazık ki!

Hostelden benim valizi alıp Adriana’nın oğlunun evine gidiyoruz. Plaza de la Conchita isimli sevimli bir parkın hemen yanındaki iki katlı binanın, siyah demir kapısını rasta saçlı, her yeri dövme ve piercingli Fer açıyor. Asıl adı Fernando. Adriana’nın oğlunun arkadaşı. Dövme işleri ile uğraşan, Bohem takılan, sıradışı bir genç adam. Çok iyi İngilizce konuşuyor ve bizi sıcak bir şekilde karşılıyor. Üst katta kalacağım odaya çıkıyoruz birlikte ama kapıyı bir türlü açamıyoruz. Yandaki banyonun penceresinden, ara boşluğa, oradan da odanın diğer kapasına geçiyor elinde tornavida ile Fer. Uzun uğraşlardan sonra kapıyı açıyoruz. Yaklaşık 5 aydır kapalı haldeki oda biraz kötü durumda. Hemen pencereleri açıp odayı havalandırıyorum. Valizi bırakıp kendimizi yine dışarı atıyoruz.

Hola Fatmagül!

Sigara ve bira almak için girdiğimiz mahalle bakkalında, Meksika’da yaşadığım dumurlardan ilkini yaşıyorum. Ellili yaşlarda iki amca, biri bakkal sahibi diğeri müşterisi, pür dikkat televizyonda Fatmagül’ün Suçu Ne dizisini izliyorlar! İki Türk, iki Meksikalı, Meksika’da bir bakkalda Türk dizisini izliyor… Sürreal bir ortam! 🙂

Ertesi gün kahvaltıda yine Eduardo ile keyifli bir sohbet yapıyoruz. Bize nehir kenarındaki renkli teknelerden bahsediyor. Taksiye atlayıp söylediği yere gidiyoruz. Embarcadore de Cuemanco isimli bir yer burası. Coyoacan’a 15-20 dakika uzaklıkta. Fotoğraflardaki kadar güzel görünmüyor ilk bakışta. Ortalık da oldukça sakin. Bu rengarenk tekneler kiralık. Düğün, doğumgünü ve haftasonu partileri için kullanılıyor.

IMG_0195

Nehir kenarında restoranlar ve kafeler sıralanmış. Kısa bir tur atıp, teknelerini boyayanların fotoğraflarını çektikten sonra çılgın bir taksici Coyoacan’a geri dönüyoruz. Hilborto, Türk meslektaşlarını aratmıyor. Makaslar atarak trafiği terörize ediyor. Biz de biraz gaz veriyoruz. Müziğin sesini biraz daha açıyor, gazı köklüyor! Kısa sürede Coyoacan’a atıyor bizi…

Merkeze çıkan sokaklardan birinin başında yer alan bir restoran gelip geçerken dikkatimizi çekiyordu. Önünde her daim kuyruk olan bu mekana gitmeye karar veriyoruz. Öğlen, akşamüzeri, akşamın ilerleyen saatleri hep kuyruk mu olur? Burada oluyor. Mekanın ismi La Coyoacana.

Kapıdan girişte iki bölümden oluşan kapalı bölüm yer alıyor. Bu bölümün tam ortasında hazırlık yapan beyaz giysiler içinde Mariachi adı verilen geleneksel müzisyenler göze çarpıyor.

 

Beş on dakika bekledikten sonra, bahçede küçük bir masa boşalıyor, oraya geçiyoruz. Ben Eduardo’dan aldığımız 3 yemek tavsiyesini dinleyerek, Albondigos’u tercih ediyorum. Yanında pilav ile servis edilen bir çeşit sulu köfte. Hafif ekşili, oldukça lezzetli. Yanında Corona ile harika gidiyor. Bahçede siyah giysileri ile ikinci bir Mariachi grubu resital veriyor.

Orta üst sınıftan oldukları giyim kuşamlarından belli olan bir müşteri profili göze çarpıyor. Meksika’da kaldığım süre içinde gittiğim en iyi ve en karakteristik Meksika restoranı burası oluyor. Eduardo’nun bize önerdiği diğer yemekler ise şöyle: Enchiladas Mexicanos, Chile Rellono, Torta de Cochinita Pibil.

Votka, tekila ve bira

Akşam Meksikalı arkadaşlarımızın evine davetliyiz. Elba ve ev sahibi Alicia bizi katedralin yanındaki parktan aldılar. araba ile Diego Rivera’nın müze evinin yakınlarındaki evlerine gittik. Öncesinde marketten ‘sudan ucuz’ tekilalarımızı aldık. Bir yetmişlik, bir otuz beşlik tekila toplam 6-7 dolar civarında. Marketten beş dakika yürüyerek üç katlı eve vardık. Arka tarafta büyükçe bir bahçe, orta katta mutfak ve geniş bir veranda, en alt katta müzik derslerinin verildiği bölüm, en üst kat odalar… Büyük ama mütevazi bir ev.

Ev sahibi Alicia, ellili yaşların başında, yalnız yaşayan, müzik öğretmeni, devrimci ruhlu, bohem bir kadın. İki köpeği ile yaşıyor. Evinin 3 odasını da öğrencilere kiraya vermiş. Tekilalar eşliğinde Meksika’dan, Türkiye’den, politikadan, müzikten, hayattan konuşuyoruz.

Acı soslu tuzu ilk defa burada görüyorum. Limonla birlikte iyi gidiyor. Tekila, votka ve bira birbirine karışıyor. En son Ankara’nın Bağları eşliğinde oynadığımızı hatırlıyorum!

Uzun gecenin sabahında erkenden kalkıp önce Coyoacan merkezdeki hostele eşyalarımızı almaya gittik. Bilgin’in Meksika macerası burada sona eriyor. O da ben de biraz buruğuz. Keşke tüm yolu birlikte yol arkadaşı olarak geçirebilseydik. Bu kadar kısa sürede, bu kadar iyi anlaşmamız ilginç gerçekten. Kafalar birbirine uyunca anlaşmak da kolay oluyor. Bilgin taksiyle havaalanına doğru giderken, ben öğlene kadar uyumaya devam ediyorum. Bir yandan da uyanıp Bilgin’in havalimanına ulaşıp ulaşmadığını, sorun olup olmadığını merak ettiğim için sürekli mesaj atıyorum. Neyse ki bir sorun olmadan uçağına biniyor… Dolu dolu bir 4 günün ardından aklı biraz da Meksika’da kalarak Miami’ye doğru yola çıkıyor.

Öğleden sonra ikide Adriana ile buluşuyoruz. Her zamanki gibi güler yüzlü. Müthiş bir enerjisi var. Sanki yıllardır görüşmeyen biz değilmişiz gibi. Bir yandan sohbet ediyoruz, bir yandan da oğlunun odasını temizlemeye koyuluyoruz. Bir saatlik bir çaba ile oda temizlendi, sonra Coyoacan merkezde alışveriş yaptık. Yakınlardaki bir süpermarketten benim yatmam için bir yer yatağı almaya gittik. Karnımız acıkmıştı. Merkeze çıkan yol üzerindeki Eco del Mundo isimli vejeteryan kafesine gitik. Sıkma portakal suyu söylüyorum öncelikle çünkü hafiften bir nezle halim var. Bu arada, yediğim en lezzetli lazanyalardan birini burada yedim.

Yemek sonrası parkın yanındaki kafelerden biri olan köşe başındaki Cafe Moheli’ye geçiyoruz. Orada da boş masa bulmak bir mesele. Bir süre ayakta bekleyip, kafenin içini inceledik meraklı gözlerle. Dışarıda tek başına viyolonsel resitali veren genç bir adam var neyse ki. Bir süre ona kulak kabartıyoruz sigara içerken. Arkasından da güzel bir elmalı tart eşliğinde kahvelerimizi içtik. Günün yorgunluğunu biraz olsun atmış olduk.

Günde 4 milyon kişi metroda!

Ertesi gün sabah yedide kalkıp, birer kahve ile afyonu patlatıp yola çıkıyoruz. Metro ile iki aktarma yapıp, kuzeydeki otogara doğru yola çıkıyoruz Meksiko’da günde yaklaşık 4 milyon kişinin metroyu kullandığını öğrenince küçük dilimi yutacak gibi oluyorum. Metrode tek seferlik jeton ücreti 5 peso! 1 TL’ye yakın bir rakam.

IMG_2137

Metro kalabalık ama izdiham manzaraları yok. Vagon vagon dolaşan satıcılar var. İki durak arasında en az 4-5 satıcının sunumu ile karşılaşmak gayet olağan. Performans sergileyen amatör tiyatrocular da var, müzisyenler de çikolata satan çocuklar da… İlginç bir satış yöntemini ilk kez burada gördüm. Satıcı çocuk, sepetindeki çikolataları sırayla koltukta oturanların kucağına bırakıyor. Bir sonraki durağa gelmeden de toplamaya başlıyor. Çoğunlukla bıraktığı çikolataları geri topluyor ama arada satın alan da çıkıyor. Bir günde bu işi kaç kez yaptığını düşünmek bile insanı yoruyor açıkçası…

Sonunda otogara varıyoruz. Kafamda bambaşka bir yer hayal etmiştim. Ankara’yı bilenler bilir, AŞTİ öncesi, şehir merkezinde küçük ve berbat bir otogar vardı. Tam bir keşmekeş yaşanırdı. -Gerçi uzunca bir süredir AŞTİ de aynı durumda.- Sonuçta ister önyargı deyin ister başka bir şey ama dünyanın en kalabalık kentlerinden birinin otobüs terminaline giderken insanların aklından böyle şeyler geçiyor doğal olarak. Ancak gittiğimizde tam tersi bir durumla karşılaştım diyebilirim. Öncelikle girişte taksilerin yarattığı bir telaş olsa da içerisi gayet sakin sayılabilecek bir havadaydı. Bizdeki gibi acente bankoları sıralanmıştı. Yerlerin temizliği şaşırtıcıydı gerçekten. Sürekli elinde paspas ile yerleri silen görevliler bu durumu açıklıyordu. Otogar ile ilgili gözlemlerime daha sonra tekrar paylaşacağım.

Ertesi gün akşam için biletimizi aldık. Zihuatanejo bileti beklediğimden biraz yüksek çıktı: 720 peso! Yaklaşık 120 TL. On saatlik birinci sınıf bir otobüs yolculuğu için yine de yüksek bir rakam. Otobüs bileti fiyatları Türkiye’deki gibi denebilir. Gideceğiniz yere, seçtiğiniz firmaya ve sınıfa göre fiyatlar değişiyor. Meksika’nın büyük bir ülke olduğu ve mesafelerin uzun olduğu gerçeğini de yadsımamak lazım elbette.

Gökyüzünün mistik dansçıları

Tekrar metro ile şehir merkezine geçiyoruz. İlk geldiğim günden beri ziyaret etmeyi heyecanla beklediğim Antropoloji Müzesi’ne gidiyoruz.

IMG_2337

Müzeye doğru yaklaşırken, girişte havuzlu bahçenin biraz ilerisinde, ağaçlar arasında bir manzara dikkatimi çekiyor. Metrelerce uzunluktaki bir direğin üstünde dans eden bir şeyler var. Gözlerim iyi seçemiyor. Yaklaştıkça anlıyorum ki tepede 4-5 kişi var, müzik eşliğinde hareket eden. Müziğin sesi flüt sesi gibi, büyülü bir ses.

Sonradan öğreniyorum ki onlar Meksika’nın ünlü uçan dansçıları: Danza de los Voladores

Dansçılar, yaklaşık 30 metre yükseklikten, flüt ve davul eşliğinde, bağlı oldukları iplerle simetrik bir şekilde dönerek, baş aşağı yere iniyorlar. Mesoamerika’nın en ünlü dansçıları onlar. Yüzyıllardır süregelen bu mistik dansın son temsilcileri…

https://en.wikipedia.org/wiki/Danza_de_los_Voladores

Bir süre uzaktan merakla izledikten sonra, dansçılar ağaçlar arasında gözden yitip gidiyor.

 

Biletlerimizi alıp müzeye geçiyoruz. Meksiko’nun görülmeye değer yerlerinin başında ünlü Antropoloji Müzesi geliyor. DTCF’de Sosyal Antropoloji yüksek lisans eğitimi alan biri olarak bu müzeyi görmeden dönmek olmazdı elbette.

Antropoloji müzesinde zamana yolculuk

Öncelikle şunu söylemeliyim: Müze sıradan ve sıkıcı müzelerden değil. Her salonunda ayrı bir sürpriz sizi bekliyor. Videolar ve balmumu heykeller sizi zaman yolculuğuna çıkartacak. Aztek ve Maya salonları en popüler noktalar. Ünlü Aztek Takvimi doğal olarak çok ilgi çekiyor ancak diğer salonları da mutlaka gezin.

IMG_2251

Aztek Takvimi anıtı, 15. yüzyılda yapılmış 25 ton ağırlığında, 3.7 metre çapında dev bir yapıt. Monolit, Aztek kültürülünde Cuauhxicalli Kartal Kasesi olarak adlandırılmış ama günümüzde Aztek Takvimi ya da Güneş Taşı olarak biliniyor. Avrupa’da astronomi bilimi daha tam gelişmemişken, Aztekler hassas hesaplara dayanan bu takvimi, günlük hayatlarında kullanıyorlardı. Anıt, VI. Aztek hanedanının hüküm sürdüğü 1479 yılında inşaa edilmiş ve Aztekler’in baş tanrısı Güneş’e adanmış. Anıtın hem mitolojik, hem de astronomik değeri bulunuyor. Aztek Takvimi, Mexico City’nin meydanı olan Zocalo’dan 17 Aralık 1760’ta çıkarıldı. Bulunduğunda toprağın derinliklerinde gömülüydü. Anıt, Metropolitan Katedrali’nin Batı kulesinin duvarına monte edildi ve 1885 yılına dek orada kaldı. Daha sonra Cumhurbaşkanı Porfirio Diaz’ın emriyle Ulusal Arkeoloji ve Tarih Müzesi taşındı. (Kaynak: NTV)

En az bir gün ayırmak gerekiyor tüm salonları hakkıyla gezebilmek için. Olmeca, Toltek, Zapotek, Mistek medeniyetleri en Aztek ve Mayalar kadar gizemli ve heyecan verici. Bu müzede, Meksika’nın dünya medeniyeti için ne kadar önemli bir coğrafya olduğunu fark ediyorsunuz. Tıpkı Anadolu gibi, birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bu topraklar… Bir ülkeden çok koca bir kıta gibi Meksika…Tüm renkleriyle ayrı bir güzel ve göz alıcı…

Müze çıkışında arka bahçedeki büyük restoranı da tavsiye ederim. Gayet lezzetli yemekler ve uygun fiyatlar… İster bahçede ister içerdeki geniş salonda yemeğinizi yiyip, yorgunluk atabilirsiniz. Ben geleneksel Meksika mutfağından “Enchilada” yemeyi tercih ettim ve son derece keyif aldım.

IMG_2244

Yemek sonrasında Adriana ile uzun uzun konuştuk ve dertleştik. Özellikle de aşk meşk konularında… Benim anlattığım umutsuz aşk hikayesi hakkında yaptığı sıradışı yorumları etkileyiciydi. Klasik yargılama ya da teselli cümleleri yerine, beni ve onu anlamaya yönelik sorularla ve olasılıklarla gerçeği görmem için bana yol göstermeye çalıştı… Adriana, bir bilge kadın!

Ertesi gün sabah erkenden La Casa del Pan’da güzel bir kahvaltı yaptık. Pazar sabahı olduğu için yer bulmamız biraz zaman aldı. Ben “A la Mexicana omlet” tercih ettim, yanında taze portakal suyu ile. Lezzetli de olsa Türk kahvaltısına olan özlemim tavan yapmıştı artık. Adriana’ya en son İstanbul Beşiktaş’ta yaptığım o muhteşem kahvaltıdan fotoğrafları gösterip durdum, ağzımın suları aka aka…Bana göre yurtdışında yaşamanın en zor yanı Türk kahvaltısından ve ev yoğurdundan uzak kalmak.

Kahvaltı sonrası yine metro ile kuzey otogarına yola doğru yola çıktık. Bu sırada Meksika’da yaşadığım dumurlardan birini daha yaşadım. Aktarma istasyonlarında ücretsiz satranç ve origami dersi alanları görmek inanılmazdı. Her yaştan insan, özellikle gençler ve çocuklar oturmuş satranç oynuyordu. Diğer yanda camekanlı dolaplarda origami çalışmaları sergileniyordu. Biraz ilerde ise duvarlarda dünya ve evrene ilişkin posterler dikkatimi çekti. Sonra bunun Darwin ve Evrim sergisinin parçası olan posterler olduğunu anladım. Meksika’da metro istasyonunda Evrim sergisi! Hayal edebiliyor musunuz?

Tıpkı TripAdvisor sitesinde fotoğraflarıyla anlatıldığı gibi, metrodan çıkar çıkmaz yolun karşısına geçip otogara ulaştık. Yine belirtilen numaradaki seyahat acentasından Teotihuacan antik kenti için biletlerimizi aldık. Yüzde 90’ı yabancı turistlerden oluşan otobüsümüze binmek için, önce bir görevliye biletlerimizi gösterdik. Sonra tıpkı havaalanlarındaki gibi x-ray’den geçip, yolcu bekleme bölümüne geçtik. İçeride çeşitli restoran, büfe ve marketler var. Dilediğiniz gibi karnınızı doyurabilir ya da ihtiyaçlarınızı karşılayabilirsiniz. Tuvaletlerin temizliği ise inanılmaz şaşırtıcı. Ne bir kirlilik ne de bir kokudan bahsetmek mümkün! Açıkçası bu kadar temiz olmasını beklemiyordum.

Meksika bir kez daha şaşırttı beni…

 

(Şubat 2016)

Meksiko’daki Atatürk Heykeli

Yorum bırakın