






En sonda söyleyeceğimi en başta söylemek istiyorum; 2013 yılı itibariyle, bugüne kadar yirmi iki ülke gördüm, Moğolistan kadar bakir bir ülke görmedim!
Türkiye’nin iki katı büyüklüğünde bir ülke düşünün. Toplam nüfus üç milyondan biraz fazla! Bu nüfusun yarıya yakını da başkent Ulan Bator’da yaşamakta! Hal böyle olunca yüz ölçüm bakımından dünyanın en büyük 9. ülkesi olan Moğolistan, nüfusu en seyrek ülke durumunda aynı zamanda. Bazı yerlerde uçsuz bucaksız bir vadide sadece bir iki aile yaşıyor.
Trans-Mançurya seyahatimizin Rusya seyahatinden sonra ikinci durağı olmanın ötesinde, Moğolistan’a gidiyor olmaktan duyduğumuz mutluluk için çok fazla nedenimiz vardı. Her şeyden öte Rusya’da çok fazla vakit geçirmiştik ve artık biraz da sıkılmıştık. Yolculuğun başında gelen tatsız olayın etkisi ne kadar unutmaya çalıştıysak da yol boyunca bizi etkiledi. Soğuk ve kış dolayısıyla insanlardaki genel mutsuzluk da bizlere de yansıdı… İklimlerin insan üzerindeki etkilerini tarihte ilk vurgulayan İbn-i Haldun’un kulaklarını epey çınlattık haliyle…
Derin tarihi bağlarımız olan Moğolistan hem yeni bir ülke hem de yeni bir deneyim olacaktı bizim için… Rusya sınırında karşılaştığımız Slovak arkadaşlarımız ve otobüste tanıştığımız Moğolistan doğumlu bir Rus olan Vladimir’in varlığı motivasyonumuzu arttıran etkenlerdi… Sınıra yaklaştıkça en belirgin değişim iklim ve bitki örtüsünde kendisini hemen göstermeye başladı…
Rusya’ya bağlı olan ancak gerek isminden gerek de yaşayan insanlardan anlaşılacağı üzere eski bir Moğol kenti olan Ulan Ude’ye sabaha karşı vardığımız için hakkında çok fazla yorum yapamadık. Devasa Lenin heykelini görmek istiyorduk ancak bizi Ulan Bator’a götürecek otobüsü kaçırmamak ve planladığımız günde Rusya’dan çıkmak istememiz nedeniyle kendimizi otogara attık.
Tren garından taksiye binip otogarda indiğimizde sabah saat 6’ya on vardı. Hava buz gibi soğuktu ve her yer zifiri karanlıktı. Otogar dediğime bakmayın, açık havada üç dört kemerli sütunu olan küçük bir meydan… Onun dışında ne bir acente, ne bir park çizgisi, ne bir tabela… Sadece “içki ve sigara içilmez” levhası vardı dikkat çeken. Bizim otogarlardaki kalabalık, curcuna, hareketlilikten sonra buraya otogar demeye bin şahit ister doğal olarak. Neyse ki elinde valizi ile yaşlı bir Moğol kadın bizden önce gelmişti ve orada bekliyordu. Onun varlığı sayesinde doğru yere geldiğimize emin olduk. Otobüs 6 buçuk gibi kalkacaktı. Havanın soğukluğu nedeniyle o yarım saat geçmek bilmedi. İlk beş dakikadan sonra soğuk ayaklardan başlayarak içimize işlemeye başlamıştı… Derken birer ikişer başka insanlar da gelmeye ve beklemeye başladı. Büyük çoğunluğu Moğol’du. O sırada sırt çantalı, “gezgin tipli” üç kız çıkageldi. Doğru durakta olduğumuzdan emin olabilirdik. Onlar bizi, biz onları süzdük bir süre. Sonra yanlarına gidip, İngilizce bilip bilmediklerini sordum. Derken tanıştık, Slovak olduklarını öğrenince kendi dillerinde “merhaba, nasılsınız?” diye sorduğumda yüzlerindeki şaşkınlığı görmeliydiniz. Rusya’nın Moğolistan sınırında, sabahın kör karanlığında, kendileri ile Slovakça konuşan bir Türkle karşılaşacaklarını asla tahmin edemezlerdi doğal olarak!

Biraz sohbetten sonra, onların da bizim de önceden bilet rezervasyonu yaptırmadığımız ortaya çıktı. Kader ortaklığı yapacaktık. Otobüs tamamen dolarsa bir gün Ulan-Ude’de kalıp, ertesi gün için bilet alacaktık. Otobüs yarım saat gecikmeli olarak geldi. Şanslıydık ki otobüs dolmadı ve bizler de muavine paralarımızı vererek arka sıralardaki koltuklara yerleştik.
Kızlarla biraz daha sohbet ettik. Onlar bizden 10 gün geç çıkmalarına rağmen, daha hızlı yol aldıkları için bizi Rusya çıkışında yakalamıştı. Ve tıpkı bizim gibi Moğolistan ve Çin’i gezip, Pekin’den uçakla ülkelerine döneceklerdi. Biraz daha sohbet ettik, derken yorgunluk iyiden iyiye kendini gösterdi… Herkes kestirmeye başladı ya da uykuya daldı.

Moğolistan sınırına yaklaştığımız sırada herkes biraz daha dinlenmişti. Derken en arka sırada oturan ve sonradan Moğolistan doğumlu bir Rus olduğunu öğrendiğimiz Vladimir ile tanıştık. İngilizcesi fena değildi, bize hem neler yaptığını anlattı hem de Moğolistan hakkında ipuçları verdi. Oldukça samimi, konuşkan ve yardımsever bir hali vardı.
Öğle yemeğimiz için otobüsümüz küçük bir kasabada mola verdi. Dışardan bakınca restoran olduğunu asla tahmin bile edemeyeceğiniz eski bir apartmandan içeri girdik. Dışarda toprak bahçede bizi meraklı gözlerle süzen insanlar, çocuklar ve köpekler vardı… İçeri girdiğimizde iki büyük salonlu bir restoranla karşılaştık. Garson kızlar arı gibi çalışarak bir yandan bir otobüs dolusu insanın siparişini almaya bir yandan da aldıkları siparişleri yetiştirmeye çalışıyordu. Fatih, Akın, Vladimir ve ben aynı masaya oturduk. Vladimir’in önerisi ile “gulash” dedikleri haşlanmış patatesli et yemeği siparişi verdik. Gelen yemek öylesine taze, lezzetli ve doyurucuydu ki anlatamam! Ete çok aşırı düşkün olmayan ben bile parmaklarımı yedim!

Tekrar yola çıktık karnımız tok sırtımız pek bir şekilde… Pencereden dışarı baktığımda tek gördüğüm ıssız ve sonsuz stepler, ara sıra birkaç çadır, birkaç küçük sürü…Ne doğru dürüst ağaç, ne yerleşim yerleri, ne da başka bir şey…Göz alabildiğince uzanan düzlükler, sonsuzluk ve yalnızlık hissini daha da arttırıyor.
Akşama doğru Ulan Bator’a vardık. İlk izlenip çarpık yapılaşmanın olduğu bir şehir. Kalabalık sokaklar, yoğun bir trafik…Otobüs bizi son durak olan tren istasyonunda bıraktı. Vladimir’i karşılayan eşiyle tanıştık. Vladimir’in telefon numarasını aldık. Arabasıyla bizi taksi gibi istediğimiz yere götürebileceğini tekrar hatırlattı, vedalaştık. Slovak arkadaşlarımız da bir taksiyle hostellerine geçtiler. Onlarla da akşam yemeği sonrası buluşmak üzere sözleştik.

Başkent Ulan Bator
Yaşlı bir amca, Türkçe konuşarak bize tur ayarlayabileceğini söyledi ve kendisini aramamız için kartını verdi. Teşekkür edip, bir taksiye atladık. Biraz zor da olsa hostelimizi bulduk. Birçok hostel gibi, dışardan bakınca hoş görünmeyen bir binanın üçüncü ve dördüncü katında, güzel ve temiz bir hosteldi: UB Guest House. Renkli süslemeli kapılar, yataklar, sehpalar, tablolar sizi Orta Asya’nın mistik atmosferi etkisi altına alıyordu hemen.
Bize girişte hemen ilk soldaki, 4 yataklı büyük odayı vermişlerdi. Pencereden bakınca tam karşıda ise Atatürk Orta Okulu ve Lisesi yer alıyordu. Bulunduğumuz caddenin ismi de Ankara caddesi idi. Bir anda içerideki Orta Asya atmosferi kendisini Anadolu atmosferine bırakmıştı kısacası.
Bizim odanın hemen yanında, giriş kapısının tam karşısında ise yine 5-6 kişilik daha büyük bir oda vardı. Orada birbirini tanımayan insanlar bir arada kalıyordu. O odanın yanında ise ortak kullanımda bir salon, iki tane kadife kanepe, köşede bir masa ve bilgisayar, diğer tarafta ise salona açılan küçük bir mutfak vardı. Mutfağın diğer yanında ise 3 lavabosu, 3 tuvalet kabini ve bir duşu olan banyo bulunuyordu. Ortalık gayet sakin ve temizdi. Bizim dışımızda 3 aylık süre boyunca Moğol steplerinde çadırda kalacak İngiliz bir çift, iş için orada bulunan bir Hintli bir genç ve turist olarak orada bulunan Koreli bir kız ile tanıştık kaldığımız süre boyunca.
Bavullarımızı yerleştirdik, wi-fi ile maillerimizi kontrol ettik, duş aldık, hazırlandık ve kendimizi dışarı attık. Parlamento binasınayürüme mesafesinde olan hostelimizden yürüyerek şehir merkezine doğru ilerledik. Saat onbire yaklaşıyordu, sokaklardaki kalabalık yerini sakinliğe bırakmıştı. Evlerine gitmek üzere son otobüslere koşturan insanların olduğu duraklar dışında etraf gayet sakin sayılırdı. Rusya’da gece sokakta yürürken duyduğumuz tedirginliği burada ne o akşam ne de sonrasında hiç hissetmedik.
Slovak arkadaşlarımızla şehir merkezinde Parlamento önündeki Sukhbattar Meydanı’na çok yakın bir konumda Irish Pub’da buluştuk. Burası kentin zenginlerinin ve turistlerin tercih ettiği kaliteli bir mekandı. Sohbet boyunca belgesel projemizden, Rusya’dan, trenlerden, Baykal gölünden, Moğolistan beklentilerimizden, Çin’den, ülkelerimizde yaptığımız işlerden konuştuk. Abla kardeş olan Zuzana ve Jana oldukça konuşkan ve sıcakkanlı idi. Her ikisinin de İngilizcesi mükemmele yakındı. Veronica ise daha sessizdi ve her hareketinden çıktığı bu büyük yolculuğun pek ona göre olmadığını belli oluyordu. Takımın lideri konumundaki Zuzana senarist, kardeşi Jana ise sosyal antrapolog idi. Hatta bir süre Endonezya’da yaşamış. Hem sosyal antropolojiden hem de Endonezya’dan epey konuştuk. Kısa Banda Aceh seyahatimden ve Jakarta’dan bahsettim. O da kendi anılarını ve gözlemlerini anlattı. İki saat sonra barın kapanışına doğru hostellerimize gitmek üzere vedalaştık.

Ertesi gün sabah erkenden TİKA ofisini ziyaret ettik. Temsilcimiz Ekrem Bey bize hem ülke ve tarihi hakkında detaylı bilgi verdi hem de kendisinin zamanında yaptığı Trans-Sibirya seyahati anılarını anlattı. Konuşkan, esprili, gözlüklü, iri yapılı ve genç bir adamdı. Bana Ata Demirer’i çağrıştırdı konuşma tarzı ve mimikleri ile. TRT’de yayınlanacak belgesel için Fatih uzun bir röportaj çekimi yaptı. Tarihe meraklı Akın soruları uzattıkça uzattı, konuşmayı seven Ekrem bey de anlattıkça anlattı. Bir süre sonra sıkıldım ve etrafı izlemeye başladım. Yüksek bir binanın üst katlarında yer alan ofisin penceresinden dışarı bakınca, yeni yapılan lüks oteller, Parlamento binası ve meydan, geniş caddeler görünüyordu…
Röportaj sonrası Parlamento binasına doğru seğirttik. Önce meydana yakın bir büfede ayaküstü sandviç ile karnımızı doyurduk. Sonra bizim ‘Şükurbahar’ diye telaffuz edebildiğimiz Sükhbattar meydanına doğru yürüdük. Fatih kamerası ile sürekli görüntü peşinde koşarken, biz de Akın ile bir yandan etrafı izlerken bir yandan da sohbet ediyorduk. Her parlamento binası gibi ihtişamlı bir havası olan binanın en dikkat çekici yanı, tam ortasında bulunan dev Cengiz Han heykeli idi. Tahtta oturan yaşlı ve şişman görünümlü Cengiz Han’ın iki yanında kılıç kuşanmış, ellerinde okları olan iki atlı vardı.
Meydanın tam ortasında ise meydana ismini veren 1920’lerdeki devrimin komutanı olan komünist Damdin Sükhbaatar’ın şaha kalkmış at üstündeki bir heykeli vardı. Moğolca “balta kahramanı” demek olan Sükhbaattar, Moğol Halk Partisi’nin kurucu üyesi ve 20. yüzyılın başındaki “Moğol devriminin babası” olarak biliniyor.
http://en.wikipedia.org/wiki/Damdin_S%C3%BCkhbaatar
Heykelin dört bir yanında oturan gençler aralarında sohbet ediyordu. Bir anlamda buluşma noktasıydı burası, tıpkı Ankara’daki Kızılay meydanı gibi. Fatih biraz daha çekim yapmaya devam etti. Beklemekten sıkılan Akın ve ben sigara içmek için biraz uzaklaştık. Çünkü burada kentin tamamında uygulanan bir sigara yasağından haberdardık. Hosteldeki uyarı notunda da bu yazılıydı ve hatırı sayılır bir cezası vardı. Bir iki binanın arasında sigara içip, hayattan, evlilikten, işten güçten konuştuk. Fatih çekimlerini bitirince de hostelimize geçtik. Biraz dinlenip, Pekin uçak biletlerini kontrol ettik. Bilet rezervasyonumuzu yaptırdık. Akın yorgun olduğu için bize katılmadı ama biz Fatih ile tekrar aynı meydana gidip gece çekimleri yaptık. Daha doğrusu Fatih çekim yaptı, ben eşlik ettim. Yorgun olmama rağmen tek başına elinde kamera ile sokağa çıkmasına gönlüm razı olmadı. On ikiye doğru çekimleri bitirip hostele birlikte döndük. O gece güzel bir uyku uyuduğumu hatırlıyorum.

Ertesi sabah ise yine Fatih ile birlikte daha önceden sözleştiğimiz üzere saat dokuzda TİKA ofisine gittik. Araç kiralama konusunda destek istedik. Ofiste çalışan, Türkiye’de yüksek öğrenim yapmış, akıcı bir şekilde Türkçe konuşan, Kazak asıllı Bibigül hanım bize hem kiralık jip ayarladı hem de o gün boyunca mihmandarlığımızı üstlendi.
Araç işi netleşince hostele dönüp Akın’ı aldık ve onbir buçuk gibi araç bizi Atatürk Ortaokulu önünden aldı. Şehirden çıkmadan önce bir marketten yiyecek, içecek ve meyve aldık. Hemen yan taraftan da et dürümlerimizi aldıktan sonra artık steplere doğru yola çıkabilirdik. Şoförümüz birçok şoförün aksine az konuşan biri, adı Mönbahyr. Orta yaşlarda bir Moğol.
İlk durağımız Nalayh kasabası yakınlarındaki bir nokta. Steplerin ortasında iki yolun kesişme noktasındaki bu sıradan köşe aslında oldukça popüler bir yer. Kazaklar yetiştirdikleri kartalları ve akbabaları burada sergiliyor. Ayaklarından iple bağlı bu hayvanlar yerli ve yabancı turistlerle belli bir ücret karşılığı fotoğraf çektirilmek için kullanılıyor. Kartalların tutsaklığına ne kadar üzülsem de iyi bir Beşiktaşlı olarak hatıra fotoğrafı çektirmeden duramadım. Genellikle elinize geçirdiğiniz kalın eldiven üzerine kartallar bırakılıyor. Ancak Kazak adam, hayvanı benim omzuma koydu, ben de itiraz etmedim. Böylelikle hayatımın en özel fotoğrafları da ortaya çıkmış oldu. Daha sonra ben de eldiven takarak kartal elimde olduğu halde poz verdim objektife. Ancak kartalın ağırlığı gerçekten fazlaydı ve onu tutmak kolay değildi. 30-40 saniye sonra sıkılarak yere doğru uçtu hemen. Kanatlarını açtığı sırada çekilen bu fotoğraflar en güzel fotoğraflarım oldu.


Eski bir Galatasaray taraftarı olan Akın da gerçek bir Beşiktaşlı gibi kara kartal ile harika bir poz verdi. Bu sırada renkli çekimler için Fatih’e de gün doğmuştu. O da detay çekimleri tamamladıktan sonra, Tonyukuk yazıtlarını görmek üzere yola devam ettik.
Tarih kitaplarından çok iyi hatırlayacağınız gibi ilk Türk yazılı belgeleri konumundaki Orhun Yazıtları üç farklı bölgede üç ayrı isimle biliniyor: Bilge Kağan, kardeşi Kültigin ve vezir Tonyukuk. Bilge Tonyukuk aynı zamanda Bilge Kağan’ın kayınpederi idi. Orhun ırmağı kenarındaki Bilge Kağan ve Kültigin yazıtları başkente yaklaşık 400 kilometre uzakta olduğu için, çareyi Nalayh kasabası yakınlarındaki Tonyukuk yazıtını ziyaret etmekte bulmuştuk.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Orhun_Yaz%C4%B1tlar%C4%B1
Toprak yolun bittiği noktada artık tamamen boş arazi üzerinde ilerliyordu jipimiz. Kartallarla fotoğraf çektirdiğimiz noktadan yaklaşık 20 dakika sonra Tonyukuk yazıtına varmıştık. İlk gördüğümüz demir bir çitle çevrilmiş iki yazıt, girişte büyük bir tabelada Türkçe-İngilizce ve Moğolca bilgi notları ve hemen yanında peşi sıra giden balballar…
Tarihi Orhun yazıtlarına dokunmak
Kitaplardan okuduğumuz tarihin gözlerimizin önünde canlanması, yazıtlara dokunmak, balbalların hikayesini hemen yanı başında merakla dinlemek bizi duygulandırmıştı…
Sonrasında yazıtlara bekçilik eden yaşlı adamın atı için Şaman & Moğol tarzı gırtlak şarkısı bizleri bizden aldı…
Söylediklerinden hiçbir şey anlamasak da atına olan bağlığını görmek dokunaklıydı. Doğanın gerçek çocukları Moğolları, şamanları ve kızılderilileri bir kez daha takdir ettik. Öğle yemeğimizi orada hemen yazıtların yanı başındaki düzlükte yedik iştahla. Gerçekten acıkmışız hepimiz.
Bekçimiz daha önceden haberi olsaydı yerel kıyafetlerini giyip öyle şarkısını söyleyeceğini belirtti ve bizi yukarıdaki tepede yer alan küçük çiftliğine ve çadırına davet etti. Ancak vaktimiz dardı, kendisine teşekkür edip vedalaştık. Kısa boylu ama güçlü atıyla hızla uzaklaştı ve gözden kayboldu. Biz de devasa boyutlardaki Cengiz Han heykelini yakından görmek üzere yola koyulduk tekrar.

Yolda özgürce koşan vahşi atlar ve onları ehlileştirmek için başlarında bir atlı bir çoban gördük. İşte gerçek özgürlük buydu… Dünyaca ünlü sigara markalarının kentli gençlere pazarlamaya çalıştığı sahte özgürlüğün ta kendisi! En hakikisi… Eğersiz yarı vahşi bir atın üzerinde vahşi atların peşinde step okyanusunda bir hayat bu… O çocuğun yerinde olmak isterdim doğrusu…

Şimdi ünlü Nogay marşı Dombra’yı dinleyelim biraz…
Derken öğleden sonra devasa Cengiz Han heykeli kilometrelerce uzaktan kendini gösterdi. O kadar uzakta olmamıza rağmen görünür olması heykelin boyutu hakkında bir fikir veriyordu. Yanına bir iki kilometre yaklaştığımızda durumu daha net kavradık. Bu şimdiye kadar gördüğüm en görkemli heykeldi! Paslanmaz çelikten yapılmış heykel, 45 metre yüksekliğe erişiyordu. Elinde kamçısı ile Cengiz Han tüm ihtişamıyla atının üzerindeydi… Anıtı görmeye gelen Moğol gençler, öğrenciler ve yaşlılar bağlılıklarını da göstermek için burayı ziyaret ediyordu. Öğrenciler heyecanlı ve neşeli, yaşlılar ise saygılı ve ölçülüydü…
Cengiz Han’ın devasa heykeli

Kimine göre Moğol kimine göre Türk, kimine göre dahi kimine göre cani, kimine göre savaşçı kimine göre barbar… Tüm bunların kısmen doğruluk payı olabilir, bazıları tamamen yanlış da olabilir. Bu tarihçilerin tartışması gereken bir konu. Ancak her ne olursa olsun yadsınamayacak bir gerçek var ki o da Cengiz Han’ın tarihe silinmeyecek bir iz bıraktığıdır.
Cengiz Han’ı merak edenler için birkaç link tavsiye ederim.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Cengiz_Han
https://eksisozluk.com/cengiz-han–37600
Sovyet döneminde adı bir anlamda unutturulmaya çalışılan Cengiz Han, Sovyetler sonrası dönemde Moğollar için en önemli ulusal gurur kaynağı durumunda. Okullara, hastanelere, havaalanına, caddelere ve hatta bira ve vodka isimlerine bile adı verilmiş durumda.
Rus yönetmen Sergei Bodrov’un epik filmi “Mongol”u mutlaka izleyin derim.
http://www.youtube.com/watch?v=kRVLcTctZjg
Bir sonraki durağımız Terelj Ulusal Parkı idi. Tekrar steplere kırdık direksiyonu. Yolda vadilerin arasından, küçük nehirlerin ve çadırlardan oluşan obaların yanından geçtik. Derken bir yokuş çıktık ve düzlüğe tam vardığımız noktada şoförümüz kısa bir mola vermek istedi. Hemen sağ tarafımızda Budist inanışında önemli bir yeri olan Ovoo vardı. Mihmandarımız inanışlarına göre sadece canlıların değil, dağların, taşların, kayaların, cansız varlıkların da bir ruhu olduğunu ve tüm bunlar birbirleriyle uyum içinde olduğunu anlattı. Ayrıca araçları ve yolcuları koruduğuna inanılıyordu. Renkli bezlerin sarılı olduğu Ovoo’nun hemen alt bölümündeki taşların arasında ise çeşitli şekerlemeler, mumlar, tütsüler ve kağıt paralar vardı. Burayı ziyaret eden kişiler saygılarının bir göstergesi olarak bunları bırakıyordu. Şoförümüz tütsü yakıp dua ederken, ben de cebimden bir kağıt para çıkartıp sessizce taşların arasına bıraktım. Hepimiz huşu içinde duanın bitmesini bekledik, Fatih ise görüntü aldı.
Derken gitme vakti gelmişti, bu arada ilk aksilik benim başıma geldi. Kar hafiften erimişti ve altındaki çamurlu zeminin etkisi ile eğimli zemin kayganlaşmıştı. Bir anda dengemi kaybedip düştüm ve sol bacağım boydan boya çamur oldu. Karlarla çamuru temizledikten sonra arabaya bindim. Ancak aksilikler bununla sınırlı kalmadı. Önce mihmandarımız telefonunu kaybettiğini sanıp kısa süreli bir panik yaşadı, tam Ovoo’nun olduğu yerde düşürmüştür diye geri dönmeyi düşünüyorduk ki çantasının dip bölümlerinde buldu telefonunu. Aradan on dakika geçmedi ki bu kez Fatih, içinde lenslerinin ve tüm Trans-Sibirya çekimlerinin olduğu harici disklerin olduğu çantayı, Ovoo’nun olduğu yerde unuttuğunu fark etti. Hepimizde müthiş bir panik! Hemen rotamızı gerisin geriye çevirdik ve hızla son mola yerimize doğru ilerlemeye başladık. O dakikalar nasıl geçti anlatamam. Onca emek bir anda boşa gidebilirdi telafisi de mümkün olmayacak bir şekilde. Tüm yolculuk çekimleri gözümün önünden bir film şeridi gibi geçti resmen. Ancak içimden bir ses çantanın orada durduğunu söylüyordu. Fatih’i teskin etmeye çalıştık yol boyunca. Oraya vardığımızda ise çanta gerçekten Fatih’in bıraktığı yerde öylece duruyordu. Hepimiz çok sevinmiş ve rahatlamıştık. Akın ile kutlamak için bir sigara yakalım dedik, bu kez de çakmak birden kırılıverdi ve iki parçaya ayrıldı. Enteresan şeyler olduğunun farkındaydık ve bunu ilk kez dinlendirdik. Önce benim düşüşüm, sonra telefonun kısa süreli de olsa kaybolması, ardından Fatih’in çantasını unutması, derken çakmağın kırılması. Vakit epey geç olmuştu bir an önce tekrar yola koyulmamız gerekiyordu. Daha Terelj Parkı’na gidecektik. Ancak şanssızlıklar yakamızı bırakmıyordu. Şoförümüz bu halde yola devam edemeyeceğimizi, lastiği değiştirmesi gerektiğini söyledi. Adamcağız çamurların üstüne yatıp lastikle boğuşurken, biz de acaba bir hata mı yaptık diye düşündük. En ufak bir saygısızlığımız olmadığı halde, Ovoo bize şans getirmemişti! Tam bu sırada Ovoo’nun hemen az ötesinde bir köpeğin bizi uzandığı yerden izlediğini fark ettik. Süpermarketten aldığım ve herkesin ne gerek vardı dediği tatlı kurabiyeleri ona ikram ettim, o da afiyetle yedi. Hatta hafiften acıkan bizim ekip de kurabiyelere epey rağbet etti. Tüm bu yolu belki bu aç köpeği beslemek için döndük diye düşündüm içimden… Belki en başta onu besleseydik, onca aksilik de başımıza gelmeyecekti belki de…Kim bilir?
Nihayet öğleden sonra 5-6 gibi Terelj Vadisi’ne vardık. Burası son derece popüler ve turistik bir vadi. Hostelimizde kalan İngiliz çift de iki ayını bu vadideki bir çadırda geçirmeyi planladığı yer işte burası. Bazı yerlerde ilginç kaya oluşumlarını görmek mümkün. Bunlar arasında en bilineni Kaplumbağa Kayası. Akşama doğru vardığımız için günübirlik gelen okul kafilelerini taşıyan minibüsler dönüş yoluna doğru çıkmaya başlamıştı. Vadinin ilginç kayalıkları bize Kapadokya’yı çağrıştırdı. Biraz görüntü ve fotoğraftan sonra, bize yaklaşan iki Moğol atlının daveti ile çiftliklerine doğru yola koyulduk.

Moğol çadırında bir gün
Sonunda bir Moğol çadırı görecek olmanın heyecanı sardı üçümüzü de… Atlılar önde, biz arkada beş dakikalık bir yolculuktan sonra etrafı ahşap çitle çevrili bir çadır ve bir ahırdan oluşan küçük çiftliğe vardık. Çadırın hemen yanındaki araba ve uydu anteni genel atmosfere biraz ters gibi görünse de onlar için artık kaçınılmaz birer ihtiyaçtı elbette. Tıpkı Anadolu köylerinde olduğu gibi. Yine de benim için biraz hayal kırıklığı oldu itiraf etmeliyim ki. Bu büyük modern dünyada hala teknolojinin kölesi olmayan özgür birilerinin olduğunu bilmek güzel bir duygu. Ancak bu örnekte bu duygu yerini acı bir gerçeğe bıraktı.

Çadırın içinde soğutucu, televizyon, müzik seti gibi elektronik aletler hemen göze çarpıyordu. Çadırın sahibi 35’li yaşlarda bir Moğoldu ve eşi, kızı, oğlu ve babası ile birlikte bu çadırda yaşıyordu. Eşi hemen bize bir şeyler hazırladı. Tatlı kurabiyeler ve süt sundu, hemen arkasından da kımız geldi. Biz de çocuklara marketten aldığımız muzlardan ikram ettik. Küçük olanı erkek ve henüz 3 yaşında olmasına rağmen dedesi geçen sene ilk kez onu ata bindirdiklerini, seneye kendisinin tek başına ata binecek yaşa geleceğini anlattı. Fatih’in aile ile yaptığı röportajdan aklımda kalanlar şunlar oldu: Türkler ve Moğollar aynı kökten gelen kardeş halklar.
Atlar onların her şeyi. Çadırlarını her zaman bir daire ya da arabaya tercih ederler. Ancak çocukların okul durumları için hem şehir hem de çadır hayatını bir arada yaşamak durumundalar. İstanbul ve Ankara gibi Türk şehirlerini biliyorlar. Çadırın sahibi yaşın kaç sorusuna otuzdan fazla diye cevap verdi bir de…Onu da hiç unutmuyorum. Sonrasında bize ailece bir Moğol halk türküsü söylediler hep bir ağızdan. Artık hava iyice kararmıştı ve gitme vakti gelmişti. Sarıldık, vedalaştık. Uzun ve yorucu bir günün sonunda tüm görmek istediğimiz yerleri görmenin mutluluğu vardı içimizde.

Hostele döndükten sonra duşlarımızı aldık ve biraz dinlendik önce. Sonra ise üstümüzü değiştirdikten sonra kendimizi yeniden sokağa attık. Sonra Slovak arkadaşlarımızla birlikte önce Irish Pub’ta sonra da tam karşısında küçük ve birahane havası olan bir mekanda bulduk kendimizi. Kızlı erkekli gençlerin rağbet ettiği ve o saatte kaçak olarak açık kalmaya devam eden mekanlardan biriydi.

Saat 12’den sonra saat sonra ışıklar karartıldı, mumlar yakıldı, perdeler indirildi, kapı güvenliği alındı. Sigarayı bile kapı önünde tedirgin ve hızlı bir şekilde içip tekrar kapıyı kapatıyorduk. Amerikan aksanı ile akıcı bir İngilizcesi olan genç bir Moğol arkadaş, İngilizce bilmeyen garsonla anlaşmamıza yardımcı oldu. Sonra arkadaş olduk. Amerika’da eğitim almış, şimdi burada bir lüks kafe işletiyormuş. Bizi ertesi gün kafesine davet etti. Sıcak kanlı bu genç arkadaşa daveti için teşekkür ettik.

Derken Cengiz votkaları eşliğinde koyu bir muhabbet başladı. Biz Slovaklara onlar bizlere gün boyunca yaptıklarını anlattı. Onlar da bizden birkaç saat önce Tonyukuk anıtını ziyaret etmişler, sonra da Cengiz Han heykelini görmeye gitmişler. Yine farklı saatlerde aynı rotalardan geçmişiz. Sonra da yine dünyadan, siyasetten, sinemadan, kültürlerden, Moğollardan ve pek çok başka konudan konuştuk. Son hatırladığım, 3 Türk ve 2 Slovak, Moğolistan’da bir barın arka bahçesinde ayakta durmaya çalışarak ‘sirtaki’ oynadığımızdı! Önce arkadaşlarımız hafiften sallanarak da olsa hostellerine doğru gitti, ardından da bizler yorgun ama keyifli bir şekilde hostelimize doğru yola koyulduk…
Ertesi gün dinlendik tüm gün dinlendik, sevdiklerimiz için hediyelik alışverişi yaptık. Artık uçakla geçeceğimiz bir sonraki durak için hazırdık.
Bir sonraki durak: Çin Halk Cumhuriyeti’nin başkenti Pekin…
* * *
Yazının tamamını okuyup buraya kadar geldiyseniz, bir Film Farika prodüksiyonu olan belgeselimizin ilgili bölümünü de izlemeyi hak ettiniz. İlginiz için teşekkürler ve iyi seyirler…
(Mart 2013)















