Bu satırları Pakistan’ın başkenti İslamabad’da bulunan Avoy Continental Oteli’ndeki 306 numaralı odamda yazıyorum. Yeni bir ülkeye gelmenin o tarifsiz heyecanı ve mutluluğu içindeyim. Geldiğimden beri gözlerimi dört açıyorum ki hiçbir ayrıntıyı kaçırmayayım. Çünkü burada her şey “sıradışı”. Onu güzel ve farklı kılan da bu sanırım. Gerçi bizim doğu illerini gördükten sonra burası çok da “farklı” gelmiyor ama yine de ilk yurtdışı görevimde Pakistan’da olmaktan dolayı mutluyum.
Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, Pazar günü sabahı ulaştık Islamabad’a. 15 izci, 1 izci lideri ve 80 çanta / yardım kolisi ile birlikte, 6 saate yakın süren bir uçuştan sonra, ülkenin güney ucundaki, Hint okyanusu kıyısındaki, 15 milyon nüfuslu, ülkenin “İstanbul”u sayılan Karaçi’ye indik. Gümrükte iki saate yakın süren bekleyiş ve sayısız x-ray cihazındaki indir bindirler yüzünden az kalsın uçağı kaçırıyorduk. Neyse ki burada uçaklar biraz da bizim otobüs ve dolmuşlar gibi. Bir saatlik gecikmeyle de olsa sonunda bizi başkente götürecek Aero Asia uçağına binmeyi başardık. Bunda Karaçi’deki üç kişilik lojistik ekibimiz ile oradaki THY yetkilisi Beşir Bey’in de payı büyük. Gerçi fazla yükten dolayı 500 dolar ödemek zorunda kaldık ama en azından uçağı kaçırıp, 1-2 gün orada beklemek zorunda kalmadık.
Uçağa biner binmez uyumuşum. Esmer, iri gözlü, güzel hostesler bile uykuya dalmama engel olamadı 😉 Mango suyu ikramını da böylelikle kaçırmış oldum. Uyandıktan sonra sürahi ile gelen sudan mecburen içmek zorunda kaldım.
Karaçi’deki stresli ve yorucu maceradan sonra, iki saatlik uyku çok iyi geldi. Islamabad’a dört yardım paketimiz eksik olduğu halde, inmeyi başardık. Sekiz izciyi de geç check-in yüzünden İstanbul’da bir sonraki uçuşa kadar bırakmak zorunda kalmıştık.
Islamabad ekibimiz bizi çiçeklerle karşıladı. Sonra kalacağımız otele geçtik. Şoförümüz yolda giderken kötü İngilizcesi’ne aldırış etmeden gevezelik etti bizimle. Tıpkı uçakta yanında oturduğum kadın gibi. Kocası ve çocukları Şikago’daymış. Kendisi de Karaçi’ye bayram için ailesini ziyarete gidiyormuş. ABD’de yaşamasına rağmen dilini öğrenmekte pek başarılı olamamış. Evden dışarı çıkmasına pek de izin verilmediğini düşünüyorum. Karaçi’ye indikten sonra da sıra beklerken, yanımıza gelip, Türkiye’den geldiğimizi öğrenince teşekkür edenler, sorular soranlar da olmadı değil ama depremin etkisi Karaçi ve Islamabad’daki insanlarda pek de hissedilmiyor. Normal günlük yaşam da burada devam ediyor. Otelde ve restoranlardaki bağış kutuları dışında depremle ilgili pek bir şey göremedim. Televizyonlarda rutin yayın akışı devam ediyor. Diziler, filmler, kriket maçları, alışveriş programları…İngilizce yayımlanan gazetelere de göz attım. Keşmir sorunu ve Müşerref’in konu ile ilgili açıklamaları, Filistin sorunu ile ilgili haberler ilk sayfalarda. Deprem haberleri gündemden düşmüş olmalı ki iç sayfalarda yer alıyor. Sadece Keşmirli bir çocuğun fotoğrafı ilk sayfada yer bulabilmiş kendisine.
Havaalanından otele üç şeritli bölünmüş yoldan giderken, camdan dışarı gözlüyorum. Arabalar, insanlar, reklam panoları, yol kenarındaki boş alanlarda kriket oynayanlar, durakta araç bekleyenler…Hiçbir detayı kaçırmak istemiyorum. Yolun iki tarafında da uzun bir süre ne bir ev ne de başka bir şey görebiliyorsun. Sadece yerel giysileri ile boş boş oturan, gezenler ya da kriket oynayan çocuklar göze çarpıyor. Merkeze yaklaştıkça çevresi yeşil alanla kaplı, büyük kamu binaları, bankalar ve oteller sıralanıyor. Otelimizin olduğu bölgede çok katlı binalar yer alıyor.
Otelin önünde eşyaları indirdikten sonra, 50’li yaşlarda bir Pakistanlı yanıma yaklaştı. Oldukça sıcakkanlı bir şekilde kendini tanıttı önce. Münir Bey, Türkiye’ye birkaç defa gitmiş, tam bir İstanbul hayranı. “Benim şehrim” diyor İstanbul için. Sultanahmet’i çok sevdiğini özellikle vurguluyor.
Otelin lobisi ve odam beklediğimden daha iyi ve temiz. Çarşaflar hariç! Neyse ki uyku tulumumu yanıma getirmişim. Duştan sonra, 3-4 saatlik bir uyku ile tüm yorgunluğumu atıyorum.
Ekip başkanımız Mustafa Bey ve diğer arkadaşlarım ile lobide hasret giderdikten sonra, akşam yemeği için yola çıkıyoruz. Islamabad yeni ve modern sayılabilecek bir kent. Kenar mahallelerini saymazsak tabi ki. Merkezdeki yollar geniş, iki tarafı çam ağaçları ile kaplı. Başkent oluşu, düzeni ile Ankara’yı andırıyor. Yine de tüm Asya kentlerine özgü o kaos, canlılık ve hareket burada da kendisini gösteriyor. Trafik sağdan akıyor, küçük ve eski Suziki taksiler vızır vızır akıp gidiyor. Doğunun o meşhur süslemeli kamyonları ve otobüsleri her yerde arz-ı endam ediyor. Hepsi birbirinden farklı, sahibinin karakterini ve iç dünyasını yansıtıyor. Her birinin farklı bir ruhu varmış duygusu uyandırıyor. Süslemelerin araçların kendisinden daha pahalı olduğunu öğrenince şaşırıyorum doğrusu.
Uçaktaki koku, sokaklarda ve otelde de kendisini hissettiriyor. Bir süre sonra sen de ister istemez alışıyorsun. Biraz baharat, biraz kolonya, biraz ter… Alışık olmadığımız, tuhaf bir koku.
Akşam yemeğinde Pakistanlı izciler ile buluşuyoruz. Şık bir restoranda güzel bir akşam yemeği yiyoruz hep birlikte. Diyarbakır’da yediklerimden çok da farklı değildi soframız. Acılı, soslu, nar ekşili salata, patlıcan ezme, humus, ekşi ve lezzetli turp, barbunya soğuk mezelerdi. Arkasından lavaş eşliğinde, Adana kebap tarzında şişlerimiz ve tavuk geldi. Tatlı olarak da meyve salatası. Ekip arkadaşlarımız, bizler sayesinde biraz olsun farklı bir gün geçirdiler. Çünkü hepsi de çok çalışıyor ve yoruluyor gerçekten de. Sabahlara kadar süren uzun mesailerden sonra bu yemek onlara da iyi geldi. Bizi otelimize bıraktıktan sonra çalışmaya devam etmek üzere aynı zamanda ev olarak kullandıkları ofislerine geçtiler.

Yarın sabah bizim bürodan muhabir arkadaşım Mehtap ile 9 izci ve İstanbul’da bir gece daha kalmak zorunda kalan 8 izciyi karşılayacağız. Biraz televizyon izledikten sonra yazmaya başladım ve tıpkı “eski günlerdeki” gibi soluksuz yazabildiğim için mutlu hissettim kendimi. Sanırım gezebildiğim sürece sana uzun mektuplar yazmaya devam edeceğim. Şimdi biraz uyku zamanı. Yarın uzun bir gün olacak.
9 Ocak Pazartesi / Islamabad
Kahvaltının ardından güne havaalanında arkadaşlarımızı karşılayarak başlıyoruz. Moralleri bozuk, yorgun bir şekilde dış hatlar kapısından dışarı çıkıyorlar. Çünkü dört tanesinin – Mehtap dahil- valizleri İstanbul’da kalmış. Uykusuz, sinirler gergin bir şekilde, minibüslere gelebilen şanslı valizleri yükledikten sonra otele doğru yola koyuluyoruz. Gazeteci arkadaşlarla tanışıyorum. Türkiye’den iki, Anadolu Ajansı’ndan iki, Hürriyet, Sabah, Zaman, Yeni Şafak ve İHA’dan bir olmak üzere toplam dokuz kişiler. Sabah’tan İbrahim Bilekli’yi Hürriyet günlerinden tanıyorum. Zaman zaman bizim büroya da uğrayan, konuşkan, neşeli bir arkadaşımız. Diğerleri de genç muhabirler. Hal böyle olunca kısa sürede kaynaşıyoruz.
Otelde iki saatlik molanın ardından Kabul (Kabil) Restoran’da ünlü Afgan Kebabından yiyoruz. Servis oldukça yavaş ama etler de bir o kadar lezzetli ve bol. Anadolu Ajansı’ndan Alp ile misvaklarla dişlerimizi temizliyoruz yemek sonrası.
Öğle yemeğinden sonra Islamabad’da kurduğumuz çadırkente geçiyoruz. 1200’e yakın insanın kaldığı bu mini kent, gerçekten düzenli ve temiz görünüyor. Çadırları ana yoldan ayıran, kırmızı ve bayaz taşlar, çiçekler, her şeye karşın mağrur afetzedeler, mutlu çocuklar…Kampın bu hale gelmesinde büyük emeği olan Oktay Abi’nin isminin yeni doğan bir bebeğe verilmesi, çadırına “Oktay’s House” yazılması, bize bakış açılarının bir göstergesi. Kampta yaşayan 7’den 77’ye herkes ona büyük bir sevgi ve saygı duyuyor. Bunu gözlerinden okuyabiliyorsun.
Psikososyal destek merkezinde eğitimlerine bizim ve yerel psikologların eşliğinde devam eden çocuklar elllerinde gül yaprakları ile karşılıyor girişte bizi. Gazeteci arkadaşlar ışığı kaçırmamak ve görüntü / haberlerini bir an önce Türkiye’ye geçmek için vakit kaybetmeden deklanşöre basmaya başlıyor. İzciler ise çocuklarla kaynaşırken, bir yandan da akşama doğru yardım dağıtımına başlıyor.
Bense önce kriket oynayan çocukları izliyorum. Sonra dayanamayarak oyuna katılıyor, önce top atışı yapıyorum. Minik Ferhan bana ilk kriket dersimi veriyor. Çocuklar her şeyden habersiz, arkadaşları ve oyunlarla mutlu…
Sonra biraz da sopa ile atış yapmak istiyorum. Bir iki ıska, bir iki iyi vuruştan sonra topa öyle kötü ve kontrolsüz bir vuruş yapıyorum ki yere çarpan sopanın üst kısmı kırılarak büyük bir hızla sol tarafıma doğru savruluyor. Elimde sadece sopanın iki elimle tuttuğum kısmı kalıyor! Çocuklar bu duruma kahkahalarla gülerken, ben fırlayan sopanın kimseye çarpmadığı için kendimi şanslı hissediyorum – bir kameraman ile iki foto muhabirinin bizi görüntülediğinden habersiz- Küçük bir kaza ve büyük bir vicdan azabını da böylelikle şans eseri ıskalamış oluyorum tıpkı topu ıskaladığım gibi.

Sonra psikososyal çadırında, İzmir’den psikolog arkadaşım Meriç ile sohbet ediyoruz. Onunla Ağustos ayında Universiade Olimpiyatları için İzmir’e gittiğimde tanışmııştık. Burada, yerel psikologlar ile birlikte çok önemli bir görevi yerine getiriyorlar. Afetzedelere krizle başa çıkmaları için yol gösteriyorlar. Onlara sorumluluk ve insiyatif verip, hayata daha sıkı tutunmalarını sağlıyorlar. Resim, el işleri, müzik gibi uğraşlar ile yeniden hayata bağlanıyor minik yürekler, sadece onlar da değil büyükler de…Türk Kızılayı, psikososyal destek çalışmalarında Danimarka Kızılhaçı ile birlikte dünyadan bu alandaki en etkin iki dernekten biri. Tıpkı Endonezya ve Sri Lanka’da yürüttüğü psikososyal destek programları gibi, burada yürüttüğü çalışmalar ile uluslararası kuruluşlardan övgüler alıyor.
Yeşil çayın ardından yine dışarı çıkıyor, çocukların yanına dönüyorum. Kriketi beceremediğimden bu kez misket oynayanların yanında alıyorum soluğu. Üç misketle, üç çocuk değişik, bilmediğim bir oyun oynuyorlar. Önce üç misket, bir çocuk tarafından havaya rasgele fırlatılıyor, sonra sırayla birbirlerin vurmaya çalışıyorlar. Ardından iki tane küçük çukura misketleri sokmaya çalışıyorlar. İki misket kalınca, sonuncuyu vuran birinci oluyor. Bu arada ilginç şeyler de söylüyorlar şimdi tam olarak hatırlamadığım. Misketleri tutuşları ve atışları da oldukça farklı. Orta parmağı bir sapan gibi gerip, misketi öğle fırlatıyorlar. Bir süre izledikten sonra oyuna katılıyorum. Bizim klasik misket atışını yapmak onlara oldukça ilginç ve komik geliyor. Misket oynamayı da unutmuşum. Iskalarım onları daha da güldürüyor. Israrla bana kendileri gibi atmayı öğretmeye çalışıyorlar. Başarılı olamayınca epey eğleniyorlar. Onlarla bir arada olduğum için mutluyum…
Gazetecilerden bir grup bir an önce Oktay bebeğin haberini geçmek için otele dönüyor. Hürriyet ve Zaman gazetelerin genç ve heyecanlı muhabirleri biraz daha görüntü alabilmek için kalıyor. Mehtap’ın sinirleri epey gergin. Valizi olmadığı için üzerindekilerle kaldı sadece. Geceyi öyle geçirmek zorunda kalacağı için sinirli haliyle. Teselli etmek pek mümkün olmuyor. Sinirleri boşalıyor. Hava iyice kararıyor artık. Akşam karanlığında izciler çocuklara oyuncak ve şeker dağıtıyor. Yardım dağıtımına ben de eşlik ediyorum. Kriket sopasının kırdığımım çocuk ısrarla bana iki numaralı çadırda kaldığını hatırlatıyor. Ona yeni bir sopa alacağıma söz veriyorum. Dağıtımın ardından vedalaşıp, otele dönüyoruz.
Yemekten önce Supermarket olarak adlandırılan alışveriş merkezine gittik. İki katlı bloklardan oluşan labirent şeklinde bir yer burası. Kitapçılar, hediyelik eşya dükkanları, giyim mağazaları…Güzel sırt çantaları ve trekking ayakkabıları var, üstelik fiyatlar inanılmaz cazip ama hiçbir şey almıyorum. Sadece Mehtap kendisine eşofman altı alıyor, gece rahat uyumak için. Akşam yemeğini Jihangir restoranda yiyoruz. Servis yine yavaş. Yemek yine aynı. Et yemekten başka bir şansımız yok. Yemekten sonra otele döner dönmez, Mehtap’a uyku tulumumu, tişörtümü ve bir de sweat veriyorum. Duşumu alıp yatıyorum hemen çünkü ertesi gün sabah dörtte kalkmamız gerekiyor. Bizi Muzafferabad’a götürecek helikopterler saat 6’da yola çıkacak. Duşumu alıp yatağıma yattığımda saat bire geliyordu. Gece saat üçte Mehtap’ın telefonu ile uyanıyorum. Sesi çok kötü, morali çok bozuk. Hasta hissediyor kendini. Ağrı kesici ilaç götürüyor ve moral veriyorum. Valizlerini beklemek için Islamabad’da kalmayı düşünüyor ama bu haliyle onu bırakmak istemiyorum. Neyse ki sabah biraz daha iyi kalkıyor.
10 Ocak Salı / Islamabad – Muzafferabad
Sabah beşte yarım kalmış bir uyku ile kalkıyorum. İzciler, iki aydır oradan görev yapan kameraman arkadaşım Serhat ve Meriç ile birlikte yola çıkıyoruz. Bir saate yakın bir yolculuğun ardından, sabahın alacakaranlığında Kasım Askeri Üssü’ne varıyoruz. Kapıda uzun ve gergin bir bekleyişin ardından, nihayet içeri alınıyoruz. Burada her şey yavaş işliyor. Üste görev yapan Amerikalı bir asker biri karşılıyor. Sabahın serinliğinde helikopter pistinin yanındaki çay salonlarına kabul ediyorlar bizi. İçeride Pakistanlı pilotlar kahvaltı yapıyor. Serhat bizim faaliyetlerimizi anlatan kısa filmi ile uğraşırken, uykuya dalıyorum. Bir saatlik bir şekerlemenin ardından, Meriç’in sesi ile uyanıyorum. Yola çıkıyoruz. Hayatımda ilk defa helikoptere bineceğim için mutlu ama bunun bir Amerikan askeri helikopteri olması nedeniyle keyifsizim. Minibüs bizi helikopterlerin yanına kadar bırakıyor. Pistte 8-10 tane Amerikan helikopteri dizili. Bir helikopter bizi almayınca, Meriç, ben ve bir izci lideri diğer helikoptere biniyoruz. Latin kökenli iki Amerikalı karşılıyor bizi. Kulaklıklarımızı taktıktan ve son kontroller yapıldıktan sonra Keşmir’e doğru yola çıkmak üzere havalanıyoruz.
Kısa bir süre sonra düzlükleri geçip, Karakurum Dağları üzerinde uçmaya başlıyoruz. Manzara hayret verici. Tüm dağlar, tepeler evlerle dolu. Hiç boş alan yok. Dağa taşa derme çatma bir ev kondurmuşlar. Bildiğimiz köyler yok burada, hani öbek öbek evler. Darmadağınık bir yapılaşma. Yüksek irtifalarda bile insanlar yaşıyor. Neyle, nasıl geçindiklerini merak ediyor insan. Daha sonra tüm Keşmir vadisinde durumun aynı olduğunu kendi gözlerimle göreceğim.
İnişe doğru tansiyonum düşüyor, soğuk soğuk terliyorum. Helikopter tutuyor. Neyse kolonya falan, zor da olsa iniyoruz. Muzafferabad ekip başkanımız Tahsin Bey ve diğer arkadaşlar karşılıyor yine. Minibüslerle kampa doğru yola çıkıyoruz. Dar yollardan, yıkıntılar arasından kamp alanına varıyoruz. Depremin acı yüzü burada kendisini gösteriyor. Yüzde yetmişi harabeye dönmüş bir kent burası. İki büyük nehrin birleştiği Muzafferabad, bir zamanlar bir turizm kentiymiş. Şimdi ise dev bir çadır kent görünümünde. Enkazlar hala kaldırılamamış, aradan geçen 3 aya karşın. Şoförümüz ile yarı Urduca yarı İngilizce sohbet ediyoruz. Gelir gelmez Urduca kelimeler öğrenmeye başladım. Her ulus gibi onlar da yabacı biri kendi dilinde konuşunca mutlu oluyor. Daha kısa sürede kaynaşıyoruz.
Kamp alanımız Azad Jamnu Keşmir (AJK) eyaletinin Anayasa Mahkemesi olan Supreme Court’un bahçesinde yer alıyor. Depremde zarar gören ancak yıkılmayan mahkeme binası, kentin en görkemli binalarından birisi. Jhelum ve Neelum nehirlerinin birleştiği bu kent, tam bir doğa harikası aslında. Ancak Pakistan ve Hindistan arasındaki 1947’den beri süren Keşmir sorunu, savaşlar, yoksulluk, kökten dincilik kentin geri kalmasına neden olmuş.
Kampın girişinde askerlerin nöbet tuttuğu kapıdan geçer geçmez sağ tarafta, Türk Kızılayı Sahra Hastanesi yer alıyor. Bu hastane, donanımı, personeli ve baktığı hasta sayısı ile kentteki en büyük ikinci hastane. Ameliyathanesi, poliklinikleri, 50 kişilik hasta koğuşu, eczanesi ile dört dörtlük bir hastane. 30 bine yakın insan tedavi görmüş, bir o kadarı ayakta tedavi edilmiş, 400’e yakın kişi ameliyat ile hayata tekrar bağlanmış. Bugüne kadar kimsenin ne eli ne kolu ne de bacağı kesilmiş. Sağlık Bakanlığı’ndan gönüllü doktorlar ile Kızılay hemşireleri gece gündüz demeden, azimle çalışıyorlar.
Helikopter pistinin hemen yanında idari çadırlar ve depo çadırları yer alıyor. Her türlü imkan mevcut. Laptoplar, internet, faks, fotokopi makinesi…Gazeteciler için de uygun bir ortam. Onların yanında da personel çadırları var. Ben Serhat’ın çadırına yerleşiyorum. Dört kişi bir çadırda kalıyor. Katalitikler ile ısınıyoruz, tüpler güvenlik için çadırın dışında. Eşyalarımızı yerleştiriyoruz önce. Öğle yemeğinden sonra, ilk grupta gelen gazetecilerle birlikte, kentin yamaçlarındaki Tarıkabad’a doğru yola çıkıyoruz.
Gördüklerimiz hepimizi derinden etkiliyor. Bu kadarını biz de beklemiyorduk. Taş üstünde taş kalmamış gittiğimiz yerde. Herkes çadırlarda yaşıyor. Çocuklar yalın ayak. Çoğu hasta zaten. Bir çadırın önünde iki kardeş ateşler içinde yatıyor. Gazeteciler fotoğraflarını çekiyor, annesi başlarında. Rehberimizden öğreniyoruz ki anneleri biraz güneşte ısınsınlar diye, dışarı çıkarmış. Onların hikayesin ertesi gün bir gazetenin birinci sayfasında manşette yer buluyor. Kampa döner dönmez Tahsin Bey’e bu iki kardeşten bahsediyorum. Hemen üç jeep tahsis ediyor, çocukları almaya gidiyoruz. Hava artık karanlık. Zorlu bir yolculuktan sonra, Türkmen asıllı, Afganistan göçmeni tercümanımız Abdullah (Apo) sayesinde ailenin çadırına ulaşıyoruz. Çocukları alırken, annelerinin de hamile olduğunu öğreniyoruz. Baba ve anneyi de yanımıza alıp gidecekken, geldiğimizi duyanlar iki hasta çocuk daha getiriyor. Dört çocukla ve aileleriyle birlikte kampa dönüyoruz. Birinin durumu kötü, diğerlerine gerekli tedavi yapılıyor. Gazeteci arkadaşlar geç saatlere kadar haberlerini yazmaya, fotoğraflarını seçmeye ve internet sayesinde bunları Türkiye’ye geçmeye çalışıyorlar.
Bir ara Bilekli, Alp, Serhat, Behçet ve ben Supreme Court’un çatısına çıkıyor, biraz muhabbet edip bir şeyler içiyoruz. Behçet depremden hemen sonra da bölgeye gelmiş, o zamanki durumu anlatıyor. Bilekli, Keşmir’e gelmenin mutluluğu içinde. Serhat da bir araya gelmemizin ve artık dönüş gününün yaklaşmasının keyfinde. Hava açık, yıldızlar parlıyor gökyüzünde. Evler o kadar yükseklerde ki onların ışıkları ile yıldızlar birbirine karışıyor. Hangisin yıldız hangisinin ışık olduğunu kestirmek zor. Hava beklediğimiz kadar soğuk değil, kar sadece yükseklerde. Yine de rüzgar çıkınca üşüyor ve soluğu çadırda alıyoruz. Biraz king oynuyoruz keyifle. Uykular gelince, herkes kendi çadırına çekiliyor. Çocukları zatürreenin pençesinden kurtarmanın gönül rahatlığı, diğer çocukların onlar kadar “şanslı” olmadığının bilinci ve üzüntüsü ile saat 12’yi geçerken yatıyorum. Yarın burada bayramın ilk günü. Türkiye’de ise ikinci günü….Tarıkabad’da iken bizimkileri arayıp bayramlaştım. Bu bayram ayrı olmak varmış. Ne yapalım, bir dahaki bayrama…
11 Ocak Çarşamba / Muzafferabad
Gazeteciler sabah erken kalkıp, bayram namazını görüntülemeye gidiyorlar. Serhat onlara eşlik ediyor. Biz ise biraz daha geç kalkıp, kahvaltının ardından onları beklemeye başlıyoruz. Şoförlerimizden Riyaz tüm kızlara renk renk, çeşit çeşit bilezikler getiriyor. Hepsi çocuklar gibi mutlu oluyor tabi. Bayram çikolatasını ikram etmek görevi bana düşüyor. Gazeteci arkadaşlara ve diğerlerine çikolata ikram ediyor, tatlı yiyor tatlı konuşuyoruz.
Sonra hep birlikte Neelum’un karşı kıyısındaki Nalucia kampına gidiyoruz. Kent merkezinden sola doğru dönüyor, ancak tek bir aracın, teker teker geçebileceği asma köprüden karşıya geçiyoruz. Kent oldukça dağlık olduğu için burada büyük çadırkentler kurmak söz konusu değil. Küçük bir düzlükte sıra sıra çadırlar yer alıyor. Bayram olduğuna dair tek işaret, Kızılay tarafından geleneksel olarak kesilen 100 kurban. Bunlar Peşaver’de kesilecek 9 bin büyükbaş kurbanın dışında kesiliyor, bağış kampanyasından ayrı olarak. Çadırkentte yaşayanlara dağıtılmak üzere…Buruk bir bayram havası hakim. Sadece çocuklar her şeye rağmen mutlu, cıvıl cıvıl…Büyükler ise kurban kesme telaşında. Mehtap çocuklara çikolata dağıtırken, biz de kurban kesimini görüntülüyoruz.
Sonra soluğu Birleşmiş Milletler’in kampındaki PacTec çadırında alıyoruz. Burada internet daha hızlı. Kimisi kablolu kimisi de kampın dışında, otoparkta, minibüsten kablosuz olarak haberlerini geçiyor. Ben de bir yandan görevli ile muhabbeti koyulaştırırken, bir yandan da e-postalarımı kontrol ediyorum. Bizimkilerle msn üzerinden haberleşiyoruz. Kuzenlerim bayram ziyaretine gelmiş, binlerce kilometre uzaktan da olsa bayramlaşıyoruz. Sonra, Mehtap ve bazı gazeteciler bizim kampa araba ile dönerken; Bilekli, Behçet ve Hürriyet’ten Selçuk ile yürüyerek dönmeye karar veriyoruz.
Programı sıkıştırmanın çok da bir anlamı yok. İzin veriyoruz kendi kendimize. Çünkü biraz da kenti keşfetmek lazım. Biliyorsun, bir kenti tanımak için onun sokaklarında kaybolmak lazım. Aracımızın geldiği yoldan başlıyoruz yürümeye. Köprünün orda park etmiş tripotörlerin önünde hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. Onlar da renk renk süslenmiş. Köprünün üzerinde uçurtma uçuran çocuğu görünce, bizimkiler başlıyor fotoğraf çekmeye. Ben de eski makinemi getirdim ama siyah-beyaz film bulamayınca, mecburen renkli film ile çalışıyorum. Bir yandan hatıra fotoğrafı, bir yandan da insan ve sokak manzaraları yakalamaya uğraşıyorum. Eski günlere geri dönüyor, kendimi gazeteci gibi hissediyorum arkadaşların yanında. Buradaki çocukların para istemeye alıştırıldığını fark ediyoruz. Yardım dağıttığını sanarak, çocukları dilenmeye alıştıran kimi yabancılara kızıyoruz. Uzun süre peşimizi bırakmıyorlar, ta ki köprüyü geçip, karşı taraftaki caminin avlusuna varıncaya kadar. Burada nereden geldiğimizi, kim olduğumuzu soruyor genç bir Pakistanlı. Fazla kalmayıp yola devam ediyoruz. Virajlı yolun kenarındaki korkuluklarda “We want free Kashmir” yazısı gözümüze çarpıyor. Yorulmuş ve acıkmış bir şekilde kampa dönüyoruz. Neyse ki bize lezzetli Türk yemekleri yapan bir aşçımız, büyük ve sıcak bir yemekhane çadırımız, uydudan izlediğimiz Türk kanalları var. Asya yakasında yemeğimizi yerken, ekranlarda Avrupa yakasını izliyor arkadaşlar. Benim ısrarlarımla, gazeteci arkadaşlara brifing veriliyor. Sık sık notlar alıp, sorular soruyorlar sunumu izlerken. Ardından da Serhat’ın hazırladığı filmi izliyorlar. Çalışmaları görmek onları daha da etkiliyor. Daha sonra bizimkiler yine fotoğraflarla uğraşırken, ben yarın erken kalkacağımız için çok geç olmadan yatayım diyorum. Yine de 12’yi buluyor yatmam.
12 Ocak Perşembe / Muzafferabad – Bagh
Sabah kahvaltının ardından, eşyalarımızı toparlayıp yola koyuluyoruz yeniden. Bir minibüs gidiyoruz Keşmir vadisine. Yolun kötü olduğunu söylüyorlar ama şansımıza hava iyi. Kar, buz, soğuk yok ama küçük heyelanlar kimi yerlerde yolu kapatmış. Jhelum nehrine paralel uzanan yol boyunca, tatlı kavisler çizerek ilerliyoruz. Dar yolda nasıl araba kullandıklarını görünce bizim şoförlere haksızlık ettiğimizi anlıyoruz. Yolu ortalıyorlar, tam karşıdan bir araba gelince, son noktada direksiyonu kırıp, birbirlerine teğet geçiyorlar. Bir süre sonra buna da alışıyoruz. Biliyoruz ki bizimle çalışan tüm şoförler oldukça deneyimli. Bölgeyi ve yolları iyi biliyorlar. Şoförümüz Nedim, kampın en genç ve en sessiz şoförlerinden. Tek kelime İngilizce bilmiyor. Urduca bile bildiğinden şüphe ediyoruz çünkü neredeyse hiç konuşmuyor. Hiç tepki vermiyor.
Selçuk, Kürşat ve Ziya sürekli fotoğraf çekerken, diğerleri kendi aralarında “geyik muhabbeti” yapıyor. Sigara aralarındaki molalardan istifade ederek, ünlü vadide toplu hatıra fotoğrafları çektiriyoruz. Bir süre sonra nispeten iyi durumdaki asfalt yol bitiyor ve stabilize yoldan dağlara vuruyoruz. Önümüze NATO’ya bağlı İtalyan askeri birliği çıkıyor. Ağır vasıta araçları, jeepleri ve Pakistanlı korumaları ile hızımızı kesmemize neden oluyorlar. Daha çok altyapı çalışmalarına destek veriyorlar iş makineleri ile. Yolun kenarındaki çadırlara konserve ve çikolata atıyorlar rastgele. Biz ise ihtiyaç tespiti yapıp, planlı ve düzenli dağıtımlar gerçekleştiriyoruz. Öyle sadaka verir gibi rasgele yardımda bulunmuyoruz. Uygun bir yerde İtalyanları geçerken, kendi dillerinde sesleniyor ve “nasılsınız” diyorum. Askeri aracın içindeki askerler şaşkın, sevinçle el sallıyor. Yüksek irtifalara çıkmamıza rağmen hava yine de güzel. Uygun bir yerde mola veriyor, yanımızda getirdiklerimizi atıştırmaya başlıyoruz. Derken biri yanımıza geliyor. Önce anlamıyor nereden geldiğimizi. Çat pat İngilizce konuşuyor. Atatürk diyor arkadaşlardan biri nereden geldiğimizi anlatabilmek için. “Ooo Kemal Atatürk” diyor. Osmanlıdan bahsediyor. Anlıyor nereden geldiğimizi. Eski başkent Rawalpindi’de çalışıyormuş. Depremin ardından köyüne geri dönmüş. Evi yerle bir olmuş. Bizi tüm içtenliği ile çay içmeye davet ediyor. Gitmek istiyoruz ama İtalyanlar yine önümüze takılmasın diye yola devam ediyoruz. Evi için gerekli yardımları yapabilmemiz için, onu Bagh’daki kampımıza gelmesini tavsiye ediyorum.
Akşama doğru, hava henüz kararmadan Bagh’a varıyoruz. Burada da nehir kenarında kurban kesme telaşı devam ediyor. Kampa vardığımızda bizi ilk olarak çadır okula götürüyor, Bagh ekibi sorumlusu Ayhan Abi. Öğretmen kara tahta önünde, tahta sıralarda oturan öğrencilere ders veriyor. Buradaki kampımız yıkılan orta okulun hemen yanında kurulmuş. Öğrenciler eğitimlerine Kızılay çadırında devam ediyor. Bagh’ta çadırkentimiz yok ama ekski 22 dereceye dayanıklı çelik afet evlerimizin olduğu bir kamp var. Bunlardan bu bölgede 100 tane kurulacak, 24 tanesi şimdiden afetzedeler yuva olmuş durumda.

Ayhan Abi bizi oldukça sıcak karşılıyor. Olduğu gibi davranan, tatlı dilli, sıcak kanlı biri. İlk defa tanışıyoruz. Gazeteciler de bu ilgiden memnun. İzzet ikram ve hızlı internet onları mutlu ediyor. İnternet zaman zaman kesilince yatmaya karar veriyoruz. Haberleri geçmeye başlıyorlar. İHA’dan muzur Alpay, Anadolu Ajansı’ndan Harun’u uyutup, gece tüm görüntüleri geçiyor. Yani gazetecilik tabiri ile “atlatma haber” yapıyor. Ertesi gün boyunca bunu konuşuyor, gülüyoruz. Alpay, Harun’u nasıl uyuttuğunu anlatıyor. “Baktım Harun uyumuş. Ben de haberleri geçirdim, pardon geçtim” Harun bile gülüyor bu sözlere. Alpay, öyle tatlı dilli ki, o bile kızamıyor. Grubun neşe kaynağı oluyor Alpay. Kızılay’a ayrı bir sevgi besliyor. Erzincan’da Kızılay gönüllüsü olmuş zaten. Karadeniz şivesi ile yaptığı espriler ile herkesi gülmekten kırıp geçiriyor.

Akşam biz internete takılırken, izciler diğer çadırda şarkılar türküler söylüyor. Bir onlara, bir diğerlerine eşlik ediyorum. Şarkılar memleket hasreti çeken personeli iyice duygulandırıyor. Bir ara Zaman’dan Kürşat’ın birbirinden güzel fotoğraflarına bakıyoruz diz üstü bilgisayarından. Öyle güzel kareler ki hepimiz fotoğrafçı geçinmekten utanıyoruz. Irak, İsrail, Endonezya, Brüksel’den kareler sıralıyor arka arkaya. Zonguldak’ta çalışan Çinli maden işçileri, Isparta’da gül tarlaları, NATO karşıtı gösteriler, Kırkpınar’daki çocuk pehlivanlar, camiler, boğazdaki vapurlar ve martılar, amatör boksçular…Olağanüstü güzel hepsi. Onda büyük bir fotoğrafçı gözü olduğu hemen seziliyor. Kadraj, ışık, kompozisyon mükemmel. Dünyaca ünlü foto muhabirlerinin çektiklerinden bir farkı yok. O ise inanılmaz mütevazı. Olgunluğuyla da gönüllerimizi fethediyor. Henüz 26 yaşında olmasına rağmen fotoğraf konusunda çok büyük yol kat etmiş. Onun yerinde olmak istiyorum ne yalan söyleyeyim. Benim yapmak istediklerimi yaptığı içinse saygı duyuyorum. Bunu da açıkça söylemekten geri kalmıyorum. O ise tüm bu övgüler karşısında sessiz kalıp, mahcup oluyor. İlerde Pulitzer ödülü falan alırsa şaşırma. Adı Kürşat Bayhan. Yer yataklarını yapıyoruz. Battaniyeleri seriyoruz. Dokuz kişi, asker koğuşu gibi uykuya dalıyoruz. Bir kişi hariç: Alpay 😉
13 Ocak Cuma / Bagh – Muzafferabad
Sabah kahvaltının ardından bir de bakıyoruz katırlar gelmiş, yardım malzemeleri yükleniyor. Fotoğraf makinelerine davranıyorlar hemen. Yükleme işlemi tamamlanınca, izcilerle birlikte katırları çekmeye başlıyoruz. Halk yamaçtan bizi izliyor büyük bir ilgi ve merakla. Derken, bir gün önce dağda karşılaştığımız adam geliyor yanımıza. Durumu Ayhan Abi’ye aktarıyoruz. İsmini ve köyünü not alıyorum. İhtiyaçlarının Pazartesi günü karşılanacağı sözünü alınca, mutlu ve umutlu bir şekilde ayrılıyor yanımızdan.
Çarşının içinden geçerken tüm gözler bizim üzerimizde. Derken patikalara vuruyoruz konvoyu. Pakistanlı genç benim katırı çektiğimi görünce, beni bırakıp başka bir katırı çekmeye gidiyor. Hayvanlar zaman zaman huysuzlaşsa da benimki şimdilik sakin. Gazetecilerden bazıları daha 15. dakikada pes edip geri dönüyor. Yeterince görüntü de aldılar nasıl olsa. Biz yola devam ediyoruz. Zaman zaman izciler de benim katırı yularından tutup çekiyor. Kondisyonum fena sayılmaz doğrusu. Sigara içmediğim için bir kez daha kendimi kutluyorum. Dağ köylerine yardım getirmenin mutluluğu ile yorulduğunu hissetmiyorsun bile. Köye girişte hayvan huysuzlaşınca, arkadaki katırı çeken izcilerin yanına geçiyorum. Köylüler bizi sakin bir şekilde karşılıyor. En ufak bir abartılı sevinç gösterisi ya da bir kargaşa yok. Zaten önceden ihtiyaç tespiti yapılmış, kime ne dağıtılacak belli. Muhtarlarla işbirliği yapılıyor bölgede. Sırayla yardım kolilerini alıyorlar. Biz ise iki koli ile birlikte en yakındaki eve gidiyoruz. Bizi karşılayan amca iki çocuğunu kaybetmiş. Yardımlarımızı şükranla kabul ediyor. Neyse ki evi sağlam kalmış. Yukarısındaki eve de izciler yardım kolisini bırakıyor. Bize çay ikram ediyorlar. Tüm Pakistan’da çaylar sütle birlikte ve oldukça bol şekerli içiliyor. Ben zaten pek çay sevmem bir de sütlü ve şekerli olunca daha da kötü ama ayıp olmasın diye içiyorum birkaç yudum. Bahçeye getirdikleri sandalyelerde soluklanıyoruz. İleride karla kaplı yüksek dağlar. Bir taraf Hindistan sınırı diğer taraf Çin. Sohbet ederken, birden içlerinden en yaşlı olanı bir ağıt yakmaya başlıyor. Depremde erkek kardeşini kaybetmiş. Orta Asyalı Türklere benziyor. Biraz şaman, biraz derviş havası var. Ak sakallı. Öyle güzel bir sesi var ki anlatamam. Hepimizin tüyleri diken diken oluyor. Öyle ki bir daha söylemesini rica ediyoruz ağıt bitince. Gözleri yaşlı bir şekilde, bir kez daha tekrarlıyor bizim için. Ağıt bitince İngilizce bilen muhtarlardan ve tercümanımızdan ne söylediğini öğreniyoruz:

“Tanrı Türklere güç verdi / Türkler yardıma geldi / Herkes onları görmeye geldi / Kardeşimi kaybettim / Yüreğim kan ağlıyor”
Çaydan sonra yöreye özgü meyvelerden ikram ediyorlar. İki çeşit meyve de oldukça lezzetli. Bir süre daha sohbet ediyoruz. Orada yaşayan bir öğretmen, Kızılay çadırları sayesinde öğrencilerine ders verebildiğini, Müslüman ülkelerden sadece Türkiye’nin kendilerine yardım ulaştırdığını vurguluyor ısrarla. Türkiye’den yapılan yardımlar aramızdaki güçlü bağları iyice güçlendirmiş.
Dönüşte dar patikalardan, kestirme bir şekilde asıl yola çıkıyoruz. Burada araçlar bizi bekliyor. Yolun bir kısmını araçlarla dönüyoruz. Kürşat, Selçuk ve Ziya yine aracın kasasında, fotoğraf çekmeye devam ediyor. Sanki biz safarideyiz, onlar da avcı. Ünlü fotoğrafçı Henry Cartier-Bresson boşuna dememiş:
“Fotoğraf öldürmeden avlanma zevki veren tek şeydir” diye.
Kampa dönüşte arkadaşlar fotoğraflarla ilgilenirken, biz Ayhan Abi ve Mehtap ile konteynırlarda son gözden geçirmeleri yapıyoruz. Derken arkamızdan gazeteciler geliyor. Ben bir gün önce de geldiğim için Ayhan Abi ile arkadaşlara kampı gezdiriyorum. Bir gün önce tanıştığım Müstak amcaya götürüyorum onları.
Depremde annesini ve 25 yaşındaki asker oğlunu kaybetmiş. İki küçük torunu ile baş başa kalmış ihtiyar adam. Gözleri hep yaşlı. Kış mevsimi olduğu için daha fazla yardıma ihtiyaç duyulduğunu, Türkiye’nin yardımları içinse minnettar olduğunu söylüyor. Röportajın ve fotoğrafların ardından hemen yola çıkıyoruz. Ertesi gün Bakan Erkan Mumcu, Muzafferabad’ı ziyaret edecek çünkü. Kah uyuklayarak, kah muhabbet ederek geç saatlerde varıyoruz kampa. Yemekten sonra doğru uyumaya…
14 Ocak Cumartesi / Muzafferabad – Islamabad
Sabah Erkan Mumcu’ya sunulacak bilgi notlarını derliyor arkadaşlar. Saat 9’a doğru Mumcu ve beraberindekiler kamp alanımızdaki helikopter pistine iniyor. Bayramlaşma, brifing, övgü dolu açıklamalar, hatıra fotoğrafı çektirmeler, hastane ziyareti, Clinton vari çocuk sevmeler –basın ve halkımız seviyor bu pozları- çadırkent ziyareti, yemek ve veda. Mumcu diğer çocukları severken, gözüme bir kız çocuğu takılıyor. Koltuk altından gıdıklıyorum, kikir kikir gülmeye başlıyor. Hepsi de ilgiye ve sevgiye öyle açlar ki. Öyle tatlı gülüyor ki Mumcu’nun da ilgisini çekiyor. Adının Asiye olduğunu söylüyorum. O da başlıyor Asiye türküsünü söylemeye. Kamptan çıkarken Asiye tekrar yanımıza yaklaşıyor. Ona verecek bir hatıra arıyorum, derken elime bir kurşun kalem geliyor. Okuması temennisi ile kalemi hediye ediyorum. Umarım vermek istediğim mesajı alır…Kamptan çıkmadan önce misvak hediye ediyorlar dişlerimiz için. Diş fırçası niyetine bu dal parçasınıkullanıyorlar. Serhat tiryakisi olmuş, Alp ile beni de alıştırıyor. Gerçekten de ağızda bir ferahlık hissi veriyor. Tadına alışınca da bırakamıyorsun bir türlü. Elimizden düşüremiyoruz.

Kamptan çıkınca BM’de alıyoruz soluğu. Fotoğraf ve haberleri geçiyorlar. Bu arada Peşaver’de Amerika’nın bir köyü bombaladığı haberi geliyor. Bizimkiler birden “gaza gelip” gitmeyi düşünüyorlar ama sonra vazgeçiyorlar. Yola çıkmadan önce Medine Çarşı’na gidiyoruz. Depremde dükkanını kaybetmiş Halil’in yeni mağazasından 6 tane güzel şal alıyorum. Sonra, hava daha fazla kararmadan yola çıkıyoruz. Rota Islamabad. 4-5 saatlik bir yolculuğun ardından başkente geri dönüyoruz. Eşyalarımızı otele bırakıp, Kabul Restoran’a gidiyoruz tekrar. Ben sipariş verirken, onlar servisin ağırlığından istifade edip alışverişe çıkıyorlar. Lezzetli şişleri mideye indirdikten sonra, yorgun argın otele dönüyoruz. Uzun bir duşun ardından yatıyorum. Muzafferabad’da bir kez başımı yıkamıştım, onda da şifayı kaptım galiba. Öksürük başladı yine. Muş’ta kışın yapılan askerlikten sonra bu öksürük yakamı bırakmadı zaten. Biraz üşütmeye görsün hemen ben burdayım diyor…
15 Ocak Pazar / Islamabad
Pakistan’da son günümüz. Yoğun program nedeniyle günler nasıl geçti anlamadım. Bir yandan da o kadar çabuk alıştık ki, sanki uzun süredir buradaymışım gibi geliyor. Dillerini bile kaptım hemen. Geç kalkıyoruz hepimiz. Bir haftanın yorgunluğu üzerimizde. Oteldeki odalarımızı boşaltıp, valizleri minibüslere koyuyoruz. Öğle yemeğinde pizza var bu kez. Dünkü olaydan dolayı çarşıda turistleri elleri silahlı askerler koruyor. Medine Çarşı’nda da benzer durumla karşılaşmıştık. Bizse gayet rahat etrafta dolaşıyoruz. Son gün olduğu için herkes sevdiklerine buradan hatıra olarak bir şeyler götürme derdinde. Kimisi de fiyatların ucuzluğundan istifade edip, bavullarını dolduruyor. Kotlar, ayakkabılar, deri montlar yarı fiyatına hatta daha da az. Hal böyle olunca herkesi bir alışveriş çılgınlığıdır alıyor. Ben erkek kuzenlere kriket topları, kızlara işlemeli çantalar, bayanlara şalları almıştım zaten, arkadaşlar için kartpostallar, kendim için “uzun ömür” anlamına gelen ipek üzerine işlemeli fillerden, sopasını kırdığım çocuk için de bir kriket sopası alıyorum. Meriç benim adıma kriket sopasını götürüp, 2 no’lu çadırda kalan çocuğun gönlünü alacak. Türkmen asıllı işportacı Abdurrahman amca ile Türkçe konuşarak alışveriş yapıyoruz. İspanyollar şaşkın. Onlardan birini Türk zannediyor. Gülüşüyoruz. İspanyollara durumu İngilizce açıklıyor, nerden geldiklerini öğrenince birkaç kelime İspanyolca konuşuyorum. Mağazalardan birinde alışveriş yaparken elli rupim (yaklaşık bir dolar) eksik çıkıyor. Ben de hatıra olarak, bir yeni Türk lirası veriyorum amcaya. Paranın üzerindeki Atatürk’ü görünce, bana üzerinde ceylan motifleri olan, ahşap bir hilal hediye ediyor. Sevinçle el sıkışıyoruz. Kolye bakmaya gittiğim bir dükkanda genç arkadaşla sattıklarını bir kenara bırakıp muhabbet etmeye başlıyoruz. İş hayatı, kızlar, evlilik…Laf lafı açıyor. Pazarlığı, alışverişi unuttuk artık. Derken Polonyalı askerler gelince, işinin başına dönüyor. Bir şey almadan çıkıyorum ama sorun etmiyorum.
Dörde doğru havaalanına doğru yola çıkıyoruz. Uğurlamaya yine tüm ekip gelmiş. Bu kez bizimle çalışan yerel psikologlar ve şoförler de var. Hepsiyle hüzünle ama büyük bir coşkuyla sarılıyoruz. Islamabad’daki atölyede kızlar bizim için Kızılay çantaları hazırlamışlar el yapımı. Mustafa Bey de renkli Pakistan kamyonlarının resimlerinde hediye ediyor. Türk medyasında yer alan haberler onları çok mutlu etmiş. Toplu hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. Dış hatlar kapısından içeri zorlukla girerken, yerel psikologlarla son bir fotoğraf çektirmek için tekrar dışarı çıkıyorum. Kapıdaki polis kızamıyor, gülümsemekle yetiniyor. Son fotoğrafın ardından ekip arkadaşlarıma, yerel psikologlara, şoförlerimize ve diğer herkese sesleniyorum: “Cive Pakistan!” (Yaşasın Pakistan!)
İki saate yakın rötar yapıyor yine uçağımız. Pakistan Hava Yolları’nın tam adı Pakistan International Airlines. Kısaca PIA. Ancak genel olarak Pray in Air / Havada Dua Et şeklinde biliniyor!
Herkes rahat biz ise tedirginiz. Ne bir anons ne de bir uyarı yazısı ekranlarda. Derken biniyoruz uçağa ve ilk dikkatimi çeken sıcacık gülümsemesiyle hostes kız oluyor. Kalkış sırasında yaramaz bir çocuk koridorda koşturunca, ikimiz birden gülüyoruz. Bir ara yanıma gelip, sıkışan termosu açmamı rica ediyor. O kadar kişi arasından orta koltukta oturan beni seçmesi ilginç bir tesadüf oluyor! Yol boyunca gözüm onda kalıyor. İnce, narin, iri siyah gözlü, güler yüzlü bir kız. Gözlerinin içi gülüyor. Gazeteciler, izciler herkesin gözü onda. İniş sırasında göz göze geliyoruz sık sık, Karşılıklı gülümsüyoruz. En son ben iniyorum uçaktan. İnmeden önce fotoğrafını çekmek ve adını öğrenmek istiyorum ama yanındaki hostes arkadaşları nedeniyle biraz mahcup söylemiyor şirket kuralları gereği. Bana iyi yolculuklar ve iyi geceler diliyor. Fotoğrafını çekemediğim ve adını öğrenemediğim için üzgün, kartvizitimi verdiğim için mutlu iniyorum uçaktan arkama bakarak. O da ben inene kadar gülümseyerek izliyor beni. Bu da böyle bir hikaye işte…
Karaçi’ye inince gazeteci arkadaşlarla McDonalds’ın masalarında fotoğraflara bakıyoruz. Hava inanılmaz nemli ve ılık. Antalya’nın havasını andırıyor hepimize. Pakistanlı büyük bir aile bizimle yakından ilgileniyor. Mehtap’la hatıra fotoğrafı çektiriyorlar sırayla. Bilgisayarlardaki fotoğraflara bakıyorlar merakla. Kadınların ve kızların rengarenk giysileri göz alıyor. Mavi, yeşil, sarı ve turuncu favori renkler…
Yine bizi karşılayan üç kişilik ekibimizle vedalaşıp, “güzel ve unutulamaz anılar” ile “sıcacık dostlukları” arkada bırakarak, bizi memlekete götürecek THY uçağına biniyoruz.
Münir amca, küçük Ferhan, Riyaz, Nedim, Feyyaz, minik Asiye, Keşmirli derviş, Müştak amca ve torunu Rozena, BM kampındaki görevli arkadaş, yine orada tanıştığım Honk Honglu Eida, Medine Çarşısı’ndaki Halil, Saaida ve Hüseyin, güzel gözlü hostes kız…Hepiniz hoşçakalın!
Elveda Pakistan, tekrar görüşmek üzere…
Ayberk
(Ocak 2006)














